![]()
Son yüzyılda bulunduğumuz coğrafya büyük bir kültür paradoksunun içine girmiştir. Rasim Özdenören’in tanımlarına göre sakat bir kültür ortamı oluşmuştur. Aslında her şey yine Batılılaşma bahsinde düğümlenmektedir. Müslümanlar için Batılılaşma, sadece Batı zihniyetinin sonuçlarından ibaret olan davranışları taklit etmekten öteye gidememiştir. Her kafa yapısı ve zihniyet yaşama yani tavır ve davranışlara tesir eder; bu şekilde bir kültür ortamı oluşturur. Özdenören’e göre zihniyetin sonuçları olan bu davranışların taklidi de kişiyi davranışların ait olduğu kültür havzasına sokar ve bu şekilde yavaş yavaş mevzubahis zihniyetin bir parçası yapar. Yani bir zihniyet değişikliği söz konusu olması gerekir. Ancak özellikle Türkiye ve onun kültür havzası üzerinden düşünüldüğünde bir zihniyetten tamamen arınmak söz konusu olamaz. Bu durumda ortaya melez bir zihniyet ortaya çıkmaktadır ki Özdenören’in bahsettiği sakat kültür de budur. Böylece Özdenören sentez bir kültüre karşı çıkar. Ziya Gökalp gibi ‘biraz ondan biraz bundan alalım’ şeklinde düşünenleri eleştirir. Bu durumda tek bir taraf seçmenin en doğru olduğunu düşünür ve en büyük örnek olarak Nurullah Ataç ve Mustafa Kemal Atatürk’ü gösterir. Sonuç olarak mevzunun bir taraf seçme meselesi olduğunu iddia eder. Aslında Özdenören’in düşüncesine göre bu coğrafya için tek bir seçim gözükür. Çünkü belirttiğimiz gibi önceden süregelen zihniyetin yok edilmesi ihtimal dahilinde değildir. Bu durumda da en kısır ifade ile Batı uygarlığından hiçbir şekilde etkilenilmemesi gerekmektedir. Eserin 80’li yıllarda kaleme alındığı düşünüldüğünde, o dönemde gerçekten iki taraf arasında saf bir seçim yapılabileceği, seçilmeyenden en ufak bir şekilde etkilenilmeyeceğine inanmak olası gözükebilir. Ancak 21. yüzyıl şartlarında dünyanın her noktasına kültürünü ulaştırarak insanlık tarihinin en geniş kapsamlı medeniyeti olmuş ve bu anlamda büyük bir başarı kazanmış olan Batı uygarlığından etkilenilmemesi mümkün gözükmemektedir. En önemlisi ise bu şekilde bir tavır kısmi olarak da olsa kendi çemberinin dışındakileri şeytanlaştırmaya benzemektedir. Fakat yazarımızın başka eserlerinde bakıldığında bu konuda bir tutarsızlık oluşmaktadır. Yani yüzeysel bakıldığında tam olarak nasıl bir senteze karşı çıktığı anlaşılmamaktadır. Başta belirttiğimiz zihniyetin sonucu olan davranışların taklidi şekilcilikten ibarettir ve içi boşaltılmıştır. Peki davranışların aslı olan zihniyetten faydalanmak sentez bir kültür mü demektir? Ya da herhangi bir dönüşüm geçirmeden o zihniyetten faydalanabilir miyiz? Veyahut bahsedilen dönüşüm zannedildiği gibi zararlı mıdır?
İnsanların neden bu çeşit bir aksiyonun içine girdiğine açıklık getirmek gerekir. Yanı başındakilerin gelişip kendilerine üstün hale gelmesi bireyleri ve toplumları bir şeylerin ters gittiği düşüncesine sevk eder. Asıl endişe ise gelişme sevdasından ibaret değildir. Sadece insanın bitip tükenmek bilmeyen arayışının zamana göre yeniden biçimlenmiş bir halidir diyebiliriz. Bu anlamda son yüzyılda Doğu insanı bu çeşit bir sıkıntı ile muhatap olmuştur. Çünkü önceden süregelen hayatın sorunlara kalıcı çözümler bulduğuna inanılırken, bir anda hayatlarının o kadar kusursuz olmadığı Batı tarafından gösterilmiş oldu. Tarihin başlangıcından beri bir arayış içinde olan insan profilinin aksine Doğulular uzun bir süredir bu profile uymuyorlardı. Toz pembe bir hayatın ardından bir anda gerçek hayatın içine bırakılmış oldular. Arayışsız geçen yılların tüm yükü üzerlerine boşaldı ve kendilerini bir karmaşanın içerisinde buldular. Alışageldikleri hayat ve dünya düzenini geride bırakmak da ziyadesiyle korkutucuydu. Ne yapılacağını bilmemenin endişesi ile türlü çözümler oluşmaya başladı. İşte böyle bir ortamda bizler belki de kaçınılmaz diyebileceğimiz bir Batılılaşma sürecine girmiş olduk. Bu süreç hali hazırda bitmiş midir? Bütün dünyanın Batılılaştığı göz önüne alınırsa böyle bir kavramın yok olduğu sonucuna varabiliriz bizce. Asıl meseleye dönecek olursak başta belirttiğimiz gibi bir arayış macerasından ibarettir. Bu doğrultuda bir taraf seçmekten ziyade insanın tatmin olacağı bir sentez yapması daha makul gözükmektedir. Oluşagelmiş bütün kutuplar toplu bir hareketten söz etse de öncelikle bireylerin kendi içlerindeki yozlaşmayı çözmesi gerekir. Bizce bu durum halen devam etmektedir. Toplumsal sorunların temelinde bir birey yozlaşması mevcuttur. Biz son yüzyıldaki çatışmaların en sonunda bu noktada düğümlendiği inancındayız. Ancak şu da bir meseledir ki; mevzubahis yozlaşmanın çözümlenmesine odaklanıldığında toplum ve devletin çöküşünü izlemek gibi bir trajedi ile karşılaşmaktayız. Böyle bir durumda birey ne kadar tatmin olabilir bilinmez. Sonuç olarak burada da bir paradoks ile karşı karşıya kalıyoruz.
