![]()
İnsan elinin ulaştığı her yer kentleşir. Doğaya kaçmaya çalışsa bile bulunduğu ortamı kendine göre düzenlemek, organize etmek ister. Yani arkasında bıraktıklarını da yanında sürükler. Bu yüzden de onun evi doğa değil kenttir. Kent ise doğadan daha zorlu bir mücadele gerektirir. Kent tüketilemez olduğu kadar orada yaşayan insanlar da tüketilemezdir. Sayısız rengin bulunduğu bir sistemin içinde insanın kendini fethetmesi farklı bir mücadeleyi de beraberinde getirir. Kent sefalet ile sefahat arasında bir hayattır.
Her neslin içine doğduğu kent farklıdır ve bir önceki nesil her zaman yabancılık hisseder o kente. Yeni kente kolay kolay uyum sağlayamazlar. Artık onların tutunmalarını sağlayan eski kentten parçacıklar kalmıştır. Geçtiğimiz yüzyıldaki hızlı değişim ise eski ile yeni kent arasındaki farkı daha da arttırdı. Daha doğrusu Müslüman zihinlerin yabancısı olduğu kentler türedi. Hiç kimse ile konuşmadan işaretler ile yolumuzu bulabildiğimiz, herkesin birbirine ilgisiz davrandığı bir hayat onlara aykırıdır. Ancak bu Müslüman zihinlerin de tanıdık olduğu, hayata tutunmalarını sağlayan gül adacıkları ya da gül bahçeleri vardır. Her ne kadar bir süre hayatın karmaşasından bu adacıklara sığınsalar da en sonunda ait olduğu o karmaşaya dönmek zorundadırlar. Bu karmaşaya alışmak, uyum sağlamak, kimliğini bulmak veya korumak ise zorlu kent hayatında kolay değildir. Sonucu zafer de olabilir hüsran da. Bu çarpışık ve saçma durumlar içerisindeki umutsuzluğu etrafına karşı salt kin ve nefrete dönüşebilir. Bu durumda onun için tek çare kaçmaktır. Kaçmanın değişmez sonucu da intihardır. Bu sonuca giden süreçte Müslüman zihni diğerlerinden ayıran farksa intihar edememesidir. Buna karşın mevzubahis ortama uyum sağlayan mücadelesinin sonucunu alır. Kaçan mücadele edenin aksine ne kendini ne de etrafını dönüştürebilir. Mücadele eden ise daha önce varlığından haberdar olmadığı bir konuma ulaşır. Belki de bir arınmışlık duygusu hisseder. Tam olarak zafere ulaşmak için ise bu duygulara ulaştığı mağaradan dışarıya adımını attığı kritik bir âna ya da bir tecrübeye ihtiyacı vardır.
Modern kent tavanarası ve banliyö insanlarını ortaya çıkarmıştır. Kentin en sefil üyeleri kentten kovulmak yerine tavanaralarına süpürülmüş ve yeni ekosistemin yeni bir katmanı haline gelmişlerdir. Bu sefillikten iğrenen zenginler ise banliyölere sığınmıştır. Tavanarasındakilerin en büyük özelliği ‘yozlaşmış’ olmalarıdır. Onlar kaçmak ve mücadele etmek arasında kalmışlar hatta belki de Raskalnilov gibi kendilerini fethetmenin eşiğindedirler. Sadece kritik bir âna ihtiyaçları vardır. Fydor Pavloviç ve ahalisi ise artık banliyöde yaşamaktadır. Yeni düzen yeni kutsallar da getirmiştir. Uyuşturucu, alkol ve fuhuş her geçen gün kurmaca dünyalarda daha da yoğun bir şekilde yerini alıyor. Gerçekten de ortam daha da çarpışık ve saçma bir hale gelmektedir.
Artık insanın her kaldırdığı örtünün altından sağladığı yararın yanında yozlaşmışlık da ortaya çıkıveriyor. Her kaldırılan örtü bir kendini fethetme faaliyeti olduğu gibi istemsiz de olsa bir ‘hakikati parçalama’ girişimidir de.
Kent İlişkileri insanın kent ile en basit ilişkisinden başlayarak yeni kent düzeninin oluşumunu ve burada yaşayan insanları anlatmaktadır. Yeni düzen de yeni insan ilişkileri demektir. İnsanın evi kent olsa da bu kent büyük bir değişim yaşamıştır ve doğal olarak içinde tam anlamıyla yaşayabilmek için uyum sağlaması gerekir. Yaratıldığından beri insan kendini keşfetmeye çalışır, yeni kent de artık bu faaliyeti gerçekleştireceği yeni bir mekandır ve yeni ilişkileri de beraberinde getirmektedir. Sonuçta insan yine aynı yere ulaşmaya çalışır. Ancak yöntemler, araçlar ve daha birçoğu değişmiştir. Aslında hepsi insanın kendini fethetme serüveninin bir parçasıdır.
