Giriş
İslam ümmetinin lideri, nebisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’in vefatı Müslümanlar arasında çok derin tesiri olmuştur. Aynı zamanda onun vefatı ile bir çok makam boşalmıştır çünkü onun zamanında devletin lideri, muallimi, komutanı gibi mevkiler onun elindeydi, Müslümanlar bir konu da sıkıştığı zaman hemen ona sorar ve cevabını alırdı. Onun vefatı sonrası bu mevkiler boş kalmıştı ve bunların doldurulması ümmetin başına birisinin geçmesi lazımdı. Hz. Muhammed’in vefatının hemen ardından Sakife-i Ben-i Saide denilen yerde bir grup insan halife seçmeye kalkıştılar. Aralarında çıkan karardan bir kişi o meclisten hemen ayrıldıktan sonra yolda Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’i görmüş, olayı anlatmış ve onlarda oraya intikal etmişlerdir. Orada Hz. Ali’nin söylediği “İmamlar Kureyş’tendir”[1] hadisi üzerine orada Hz. Ömer Ebubekir’in halife olmasını söylemiş ve ilk o biat etmiştir. Bu sayede İslam ümmetinin ilk halifesi Hz. Ebubekir (a.s.) olmuştur.
İlk zamanlar yani Hz. Ebubekir’in ve Hz. Ömer’in döneminde büyük günah, amel imandan bir cüz müdür, halife kimdir kim olur vb. sorular yoktu ama yıllar artık Hz. Osman dönemine daha doğrusu onun vefatı ve sonrasında Hz. Ali’nin bir şekilde başa geçmesiyle olaylar zuhur ediyor. O zaman ki Şam valisi Hz. Muaviye, Hz. Aişe (r.a.) gibi zâtlar Hz. Osman’ın katillerinin bulunup cezalandırılmasını yoksa halifenin meşru olmadığı ve biat etmeyeceklerini söylediler. Hz. Ali ortamın durulmasını bekleyip sonra onu yapanların hesabını soracağını söylese de dinlemiyorlar ve ilk Cemel olayı çıkıyor.
Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam gibi sahabilerin bulunduğu Hz. Aişe tarafıyla Hz. Ali tarafları karşı karşıya geldi. Bir ara savaşmamak konusunda Hz. Aişe ve yanındakiler ikna edilse de fitne çıkıyor ve savaş zuhur ediyor. Bu olay İslam dünyasında ki ilk Müslüman ile Müslüman savaşıydı ve ümmet kimin haklı kimin haksız yada bunların durumu hakkında kararsız kalıyor. Aynı şey Sıffin savaşında da oluyor fakat asıl mesele orda ortaya çıkıyor ve hakem olayı oluyor. Hâricî (الخوارج) denen fırka ortaya çıkıyor. Buna göre Havâric, hakem tayinini (tahkîm) kabul etmesinden dolayı Ali b. Ebû Tâlib’den ayrılanların meydana getirdiği bir fırkadır. Bu fırka büyük günah işleyenlerin yani Sıffindeki grupların durumunun ne olduğunu söyleyen ilk fırkadır. Onlara göre büyük günah işleyenler kâfirdir. Bunlarla beraber artık bir takım meseleler konuşulmaya başladı. Amel imandan cüz müdür, büyük günah işleyenlerin durumu nedir, halife nasıl seçilir kim olur (imamiyet), gibi konular konuşulmaya başladı. Yani artık mezhepler oluşmaya başladı. Hâricîler özellikle içlerinde ki ezârika fırkası çok katı fikirlere sahip olan bir mezheptir. Bunlara tepki olarak Mürcie (المرجئة) fırkası doğmuştur. Büyük günah işleyenler Müslümandır bunlara göre. Bu şekilde bu olaylar hakkında fikir belirten mezhepler fırkalar oluşmuş ve artık yavaş yavaş ayrılıklar başlamıştır.
Mezhepler genel olarak siyasi, İtikadi ve Ameli olarak üçe ayrılabilir. Siyasi fırkalara, Şia ve Hâricîliği örnek verebiliriz. İtikadi mezheplere, Mâtürîdîlik ve Eş’arilik diyebiliriz. Son olarak da Ameli (fıkhî) mezhepler, Hanefi, Maliki ve Şafii denebilir. Biz bu yazımızda itikadi mezheplerden olan Mâtürîdîliği incelemeye çalışacağız.
Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
A. Mâtürîdîliğin Kronolojisi
1. İmam Mâtürîdî’nin Hayatı
Tam adı Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandî olan
İmam Mâtürîdî, bugün Özbekistan sınırları içerisinde olan Semerkand’ın dış mahallesi olan Mâtürîd’de doğmuştur. Kaç yılında doğduğuyla ilgili net bir bilgi ve ortak bir fikir olmasa da vefatının hicri 333 yılı olduğu düşünülmektedir. Mâtürîdî’nin hayatında hakkında kaynaklarda da pek fazla bilgi yoktur. Abbasi devletinin siyasi otoritesinin zayıflamaya başladığı dönemde, hilafete bağlı olan Sâmânoğullarının Mâverâünnehir’e hakim olduğu dönemde yaşamıştır.
Aile fertlerinin ismi olarak sadece babası ve dedesi (Muhammed b Mahmûd) bilinmektedir. Kökeniyle ilgili bazı iddialar olsada Türk asıllı olduğu kuvvetle ihtimaldir. Nesefî, Semerkand Sünni kelam ekolünü anlatırken Ebû Nasr el-İyâzî ve Kadı Muhammed b. Eslem el-Ezdî’nin sahabeye kadar varan ayrıntılı nesebini vermiş fakat Mâtürîdî için dedesinden öte gidememiştir. Halbuki Araplar nesep silsilesine çok önem verirler oysa ki Mâtürîdî’nin dedesinden öte gidememişler ve bu yüzden Arap olduğu iddiaları zayıflamıştır. Bir diğer delil olarak da eserlerinde dilin girift ve zor olmasının yanında Arap gramerine değil de Türkçe gramere uygun olması; ayrıca yaşadığı bölge Semerkand ve civarında Türklerin yaşıyor olması da Türk asıllı olduğu iddiasına daha netleştirir.
Yirmili yaşlarında iken Ebû Bekir Ahmed el-Cûzcânî ile birlikte ulema reisliğini yapan ve
Dârü’l-Cûzcâniyye’de ders veren Ebû Nasr el-İyâzi’den ders almıştır.
2. Mâtürîdîliğin Tarihî Gelişimi
Bu mezhebin kuruluşunu Ebu Hanîfeye kadar götürmek mümkündür. Temelde kelami görüşlerini incelediğimizde Ebu Hanife’nin görüşlerinin neredeyse tıpkısı olduğunu görebiliriz. Çünkü bu geleneğin oluşmasında Hanefiliğin çok önemli katkıları vardır. Mâtürîdîliğin kurduğu sistem ve düşünce kendisinden sonra öğrencileri sayesinde yayılmış, devam ettirilmiştir. Ders arkadaşlarından Hakîm es-Semerkandî ve Ebû Nasr el-İyâzî’nin oğulları olan Ebû Ahmed ve Ebû Bekir el-İyâzî bu mezhebin sonraki nesillere aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır. Ebu’l-Muîn en-Nesefî ile beraber Mâtürîdîliğin müteahhirîn dönemi başlamış olur. Gazzalî’nin Eş’ariyye içindeki konumu neyse Nesefî’nin de Mâtürîdîlikte ki konumu öyledir çünkü Mâtürîdî kelamın sistemleşmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Temhîd ve Tebsıra eserleriyle İmam Mâtürîdî’nin görüşlerini açıklayıp geliştirdiği gibi aynı zamanda bu ekolün önemli temsilcileri hakkında bilgi sunmuştur.
3. Ehl-i Sünnet İçerisinde Mâtürîdîlik
Ehl-i Sünnet-i Âmme’nin en kalabalık kolu olan Mâtürîdîlik, kökleri Ebu Hanefiye dayansa da sistemli bir kelam ekolu olarak Semerkand bölgesinde kurulmuştur. Mâtürîdîlik özellikle Türkler arasında yaygın olan itikadi düşünce sistemidir. Sünni Müslümanlığı oluşturan iki ekolden birisi olan Mâtürîdî, Ebu Hanife çizgisi izlediğinden ötürü de kimi zaman Hanefiyye denmiştir.
İmam Matürîdî ile İmam Eş’arî aynı dönemde yaşamış ve ikisi de aynı amaç için çalışmıştır. Fakat ikisinden biri yani Eş’arî düşman kışlasına daha yakın idi. Düşman kışlası yani Basra, Mu’tezililerin ana vatanıydı. Ebu Mansur el-Matürîdî ise bunlardan uzaktı fakat yine de tartışmaların yankısı oraya bulunduğu yere kadar geliyordu. Söz konusu iki mezhebin düşmanı bir olup vardıkları sonuçlar birbirine yakın olsa da bu iki mezhebin birbirinin tıpkısı olduğunu söylemek yanlış olur. İhtilafları büyük değildir hatta Muhammed Abduh, ‘el-Akaidü’l Adudiyye’ eserinde iki mezhebin arasındaki ihtilafın on meseleyi geçmeyeceği, bu meselelerinde lafzî ihtilaflar olduğunu söylemiştir.
Mâtürîdî ve Eş’arî mezhebinin ikisi de titizce incelenirse düşünceleri ve vardıkları sonuçlar arasında fark olduğu anlaşılır. Her iki imam da Kur’an-ı Kerim’in kapsadığı konuları akıl ve mantık delilleriyle açıklasa da bunlardan biri akla daha çok önem vermiştir. Örneğin, Eş’arîler Allah’ı bilmek şeriat ile gereklidir derken ; Matürîdîler Allah’ı bilmek aklî bir gerekliliktir der.
B. Matürîdîliğin Temel Görüşleri
1. Matürîdî’ye Göre İmanın Tanımı
Matürîdî’ye göre iman; ‘Kalp ile tasdik’tir. Bir kişi diliyle ikrar etsede kalbiyle tasdik etmediği sürece iman etmiş sayılmaz. Dil ile ikrar sadece kalpte bulunan imanın ifadesi, başkaları tarafından bilinebilmesi için bir araçtır. “İnanç, henüz gönüllerinize yerleşmedi” (Hucurat suresi/14) ayetiyle kalp ile olduğuna işaret ederler. Mücâdele suresi’nin 22. ayetinde geçen ‘Onlar o zâtlardır ki, (Allah) Onların kalblerinde imân yazmıştır.’[2] bölümünde iman kelimesi kalbe izafe edilmiştir. İman tasdik olunca zıttı da tekzip yani inkardır. Tekzib, inkar anlamında kullanıyor ise bunun anlamı ‘küfür’dür. Kitab üt-Tevhid kitabında “İmanın kalp ile tasdik veya mahiyet olduğu meselesi” başlığı altında sadece bilmenin yetersizliğini anlatılır. Matürîdîye göre bir şeyi bilmek onu tasdik etmek anlamına gelmez. Bu yüzden kalp ile tasdik bilmekten başkadır. Yani kalpteki imanla bilmenin mahiyeti başkadır. Ancak bilgi, kalple tasdikin meydana gelmesinde önemlidir. Matürîdîye göre iman ve küfür tercihle yani insanın kendi hürriyetiyle olur. İmanın Allah’ın bütün emirlerine itaat etme ve onları yerine getirme olduğu düşünülmez.
Dinde ve dinin hedeflediği gayelerin gerçekleştirilmesinde, iman ve İslam kelimeleri aynı manaya gelir. Yani her mümin müslim, her müslim de mümindir. Matürîdîlere göre diğer fırkalardan farklı olarak kişi kendini tanıtırken “İnşallah müminim” yani Allah dilerse müminim gibi bir ifade kullanmayıp doğrudan “Müminim” gibi bir ifadeyle belirtmelidir. İstisna kesin olmayan hususlarda kullanılır, zan ve tahmin gibi anlamlara gelir fakat iman konusunda tereddüte, zana ve şüpheye yer yoktur.
Takliden iman eden bir kişinin imanı kabul olsa da, yaşadığı alemi düşünmeyip akıl yürütmeyerek istidlâli terk ettiğinden dolayı günahkar olur.
2. İmanın Artıp Eksilmesi Meselesi
İmanı ibadetlerle birlikte ele alanlara göre, ibadet ne kadar çok olursa iman da o nispette artar, aksi takdirde eksilir. Matürîdîye göre iman kalp ile tasdik olup, amellerde imana dâhil olmadığından ötürü imanın kendisinde artma veya eksilme söz konusu olamaz. İman edilecek şeyler belli olup onlarda da artma veya eksilme olamaz. Artan veya azalan şey imanın ve ikrarın her an devamı, ya da yakîni olur.
3. Bilgi ve Bilgi Teorisi
Bilginin kaynağı duyular, akıl ve doğru haberdir Matürîdîye göre. Ona göre bilgi vehbî olmaz, kesbîdir. Doğrudan akıl yürütmeyle ortaya çıkan fikir âdet-i ilahiyedir. Akılla istidlalde bulunan kimse marazî bir durum ve inatçılık bulunmadığı sürece istidlal doğru bilgiye ulaştırır. Bu sebeple kendisine Peygamber vahyi ulaşmamış kimselere yani Ehl-i Fetret diye isimlendirilenlere Allah’ın varlığını ve birliğini bilmek yükümlü kılınmıştır. Çünkü istidlalle yani doğru bir akıl yürütmeyle Allah’ın varlığına ve birliğine ulaşılabilir.
4. Kader ve Kaza
Sünnî Kelâm âlimlerince kader, ezelden ebede kadar hayır ve şer meydana gelecek bütün hadiselerin Allah katında bilinmesi ve takdir edilmesi şeklinde tanımlanır. Ehli Sünnet itikâdına göre kadere iman, imanın şartlarından olup âmentünün bir parçasıdır. Kaza ise belirlenen plana göre varlık ve olayları yaratmaktır. Matürîdîlik Allah’ın ilim, irade ve kudret sıfatlarını kabul eder ve Allah’ın her şeyi ezelde bilip takdir ettiğini, zamanı geldiğinde de yarattığını söyler. İnsanın iradesinin de Allah’ın yaratmasıyla gerçekleştiğini fakat kulun yaptığı hareket ve davranışlardan mesul olduğunu söyler. Kaderle ilgili kullandığı ayetlerden biri de “Biz her şeyi (belirlenmiş) bir kadere göre yarattık.” (Kamer, 49) ayetidir.
Sonuç
İslam coğrafyasının genişlemesiyle yeni kültür, din ve coğrafyalarla tanışılmıştır. Felsefi eserlerin tercüme edilmeye başlanmasıyla da çok farklı düşünce ve metodlarla temas haline geçilmiştir. Bu yeni düşünce ve dinlere karşı Selef metodu yeterli olmamaktadır. Mu’tezile ekolünün akla fazlaca yer vermesi ve felsefeden etkilenmesi, selef metoduyla kelam metodu arasında üçüncü bir metodun ortaya çıkmasını zorunlu kılmıştır. Hicrî 4. yüzyılın ortalarında İmam Matürîdî ve İmam Eş’ariyye ismiyle iki büyük ekol ortaya çıkmıştır. Her iki mezhepte dinin emirlerini asıl kabul etse de akla fazlaca yer vermişlerdir. Akılla yorumlanma konusunda da Selef ya da Ehl-i Hadis topluluklarından ayrılmışlardır. Bunlar, Mu’tezile’nin kelam metodunu kullansa da vahyin esas olduğu akılcı bir metodun taraftarı olmuşlardır. Akıl ve nakli birleştirmişlerdir.[3]
Özet olarak bu makalede İmam Matürîdî’nin hayatı, ilmi kişiliği, genel olarak görüşleri, tarihsel olarak gelişimi, ehl-i sünnet içinde Matürîdîliğin yeri gibi konuları ele almaya çalışılmıştır. Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî es-Semerkandi Ebu Hanife’nin kelami görüşlerini sistemleştiren akla önem veren Sünni bir itikadi düşünce sistemidir. Matüridilik, Türkiye, Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya ülkelerinde yaygındır. Özet olarak burada da Matürîdîye’nin görüşlerini belirtebiliriz.
- Allah’ın varlığı, birliği, zatı ve sıfatları akıl yoluyla bilinebilir. Allah’ın sıfatları zatından gayrı değildir.
- Mezhep kendisine ana kavram olarak hikmeti alır ve bu yüzden Allah’ın fiilleri hikmetlidir ve insanın iradesine bağlıdır. Allah insanlara karar verebilmek düşünebilmek için akıl, irade ve sorumluluk vermiştir. İnsanlar yaptığı fiillerden sorumludur ve bunlar yüzünden hesaba çekilir.
- Kur’an Allah’ın kelamıdır ve yaratılmamıştır. Kur’an’ı anlamak için akla, nakle ve dil bilgisine ihtiyaç duyarız.
- İman kalp ile tasdiktir. Bilmek o şeyi tasdik etmek anlamına gelmez o yüzden bilmek iman etmek olmaz. Lafız ile söylese bile bir kişi kalbi ile tasdiklemezse iman etmiş sayılmaz. Taklidi iman kabul olsada, kişi yaşadığı çevreyi araştırıp, tefekkür etmediği için günahkar olur.
[1] (Müsned, 3/129, 4/421), (Hâkim, Mustederek, 4/501)
[2]“Allah’a ve ahiret gününe imân eden hiçbir kavmi bulamazsın ki, Allah’a ve Resûlüne muhalefet eder kimseleri sevsinler. Velev ki babaları veya oğulları veya kardeşleri veya kabileleri olsunlar. Onlar o zâtlardır ki, (Allah) Onların kalblerinde imân yazmıştır. Ve onları kendisinden bir ruh ile teyid etmiştir ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir. Oralarda ebedîyyen kalıcılardır. Allah onlardan razı olmuştur, (onlar da) O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Agâh olunuz ki, muhakkak Allah fırkasıdır, onlardır necâta ermiş olanlar.” (Mücadele 58/22)
[3] Halil İbrahim Bulut, İslam Mezhepleri Tarihi, 2022, s. 163.