Tarihsel Süreç İçerisinde Felsefi Ekoller Tarafından Mantığın İşlevi

Loading

Öz

Bu makale tarihi süreç içerisinde ekollerin sürdürülebilirliğini sağlayan mantık ilmi ve ekoller arasındaki bağlantı hakkındadır. Mantık ilmi antikiteden günümüze kadar farklı ekollerce birer araç ilmi olarak kullanılmıştır. Bu makale mantığın da üzerine kurulu olduğu bilginin ne olduğu ile başlamaktadır. Bilginin nasıl elde edildiğinden bahsetmektedir. Daha sonra mantığın ilkelerinden ve bir alet ilmi olarak görevlerinden bahsedilecektir. Bir yanda mantık ilmi ile olumsuz ilişki kuran kinizm ve sofizm ve onların tarihsel süreç içerisinde yitip gitmesinden, diğer yanda olumlu ilişki kurmayı tercih eden rasyonalizm, empirizm ve kritisizmin devamlılığını nasıl sağladıklarından bahsedilecektir.

Anahtar Sözcükler: bilgi/olgu, mantık, ekol, kümülatif birikim

Giriş

Tarihsel süreç içerisinde insanlık, yaşamını idame ettirmek üzere çevresi ile çift yönlü bir ilişki içerisindedir. İnsan doğada var olan ögelere, olgulara veya olguların insana olan etkisine isimler koymuştur ve bunları kavramsallaştırmıştır, doğada insan düşüncesini birçok yönden etkilemiştir. Etkileşim sadece kavramsallaştırma ile sınırlı değildir. Bu ögeler veya olgular çeşitli metotlar kullanılarak bir araya getirilmiş ve yeni kavramlar elde edilmiştir. Buradan anlaşılacağı üzere insanlar nesneler ile soyut bir düzeyde ilişki kurmaktadır. Bu ilişkiden elde edilen çıktıya bilgi denir. Lakin bir şeyin bilgi değeri taşıması için özne ile nesne arasında bağ kurmuş olması yeterli değildir. Özne ile nesne arasında kurulan bağın yani bilginin belli mantık kaideleri çerçevesinde hüküm belirtmesi gerekmektedir. Nesnenin zihinde tasavvuru oluşurken iki aşamadan geçer. İlki nesnenin duyu organları ile idrak olunup beyne ulaşmasıdır, buna duyum denir. İkinci olarak beyne ulaşan duyumun bireyin zihnindeki bir tasavvur oluşturması veya tasavvura karşılık gelmesidir. Buna da algı denir. Burada sorulması gereken soru şudur: Bu bağlantı nasıl kurulmaktadır? Bu bağlantı edimler vasıtasıyla sağlanmaktadır. Lakin edimlerin birer bilgi edimi olarak isimlendirilebilmesi için özne tarafından kontrol edilebiliyor olması gerekmektedir. Çünkü bilgi edimlerinin öznenin kontrolünde olmaması öznenin nesne ile bağlantı kurarken yanılmasına sebep olur. Bilgi edimleri 3 farklı şekilde karşımıza çıkar: algı, düşünme ve anlama edimleridir.

Algı edimi, zihnin çevresi ile yani nesneler ile somut bir bağlantı kurmasını sağlayan edimdir. Daha da açmak gerekirse dış dünyada bulunan nesnelerin, yaşanan olayların ve meydana gelen fenomenlerin zihin ile bağlantı kurmasını sağlayan edimdir. Zihin -insan- dış dünya ile duyuları vasıtasıyla etkileşime girer. Algı edimi duyu organlarından gelen duyumların zihin tarafından işlenmesidir. Anlatılanlardan anlaşılacağı üzere algı edimi zihnin dış dünyadaki varlıkların varlığının kabul etmesini sağlayan edimdir. Burada kullanılan “dış dünya” kavramı özne dışındaki reel varlık alanını kapsamaktadır. Eski dönemde sofistler algıların insanları yanılttığını savunmuşlardır. Duyular ile elde edilen bilgilerin gerçekliği oluşturmayacağını görelilik mevcut olduğunu savunmuşlardır. Bir insan için gerçeklik işine geldiği şekildedir. Netice itibari ile algı edimi ile bilgi arasındaki ilişkiyi reddetmişlerdir.

Düşünme edimi, zihnin nesne ile bağ kurmasını sağlayan bir diğer edimdir. Düşünme edimi öznenin zihninde var olan reel varlıklarından yeni bir bilinmeyenin bilinmesine denir. Algı ediminden ayrılan kısmı, algı edimi materyal dünya alanı ile sınırlıyken düşünme edimi materyal dünya alanı ile sınırlı değildir. Öyle ki düşünme edimi neticesinde ideal varlıklara hatta daha öncesinde insanlık tarihi boyunca hiç düşünülmemiş yeni bir ideal varlığa ulaşılabilmektedir. Örneğin doğaya bakıldığı takdirde yarı insan yarı balık bir mahlukat gözükmemektedir. Lakin insanların düşünce dünyalarında “Atargatis” adlı tasavvur bulunmaktadır. Sadece mitolojik canlılar veya efsanelerden ziyade yapılmış her icatta bu görülmektedir.

Anlama edimi, öznenin nesne ile bağlantı kurmasını sağlayan son edimdir. Anlama edimi, zihinde bulunan bilgi öbekleri arasında yeni bir bağ kurması sonucu yeni bir bilgi üretilmesini sağlayan edimdir. Anlama edimi düşüme ediminin algılar ile nesneden alınan bilginin kapsamına girmektedir. Yani anlama edimi reel varlık alanını kapsamaktadır. Anlama edimi birçok filozof için zihnin özel bir yetisi ve insanı diğer varlıklardan ayıran bir edim olarak ele alınmıştır. Aydınlanma döneminin en meşhur filozofu Immanuel Kant da bu konuda şöyle söylemiştir: “Anlama yetisi yasalarını (a priori) doğadan türetmez, aksine onları doğaya dayatır.”[1]

Bu bilgi edimleri zihnin nesne ile etkileşimi nasıl gerçekleştiği üzerinde kategorize etmemize olanak sağlasa da hiçbir bilgi saf biçimde sadece bir edim ile elde edilmiş değildir. Örneğin yuvarlak bir masadan yansıyan ışığın göz aracılığı ile zihne ulaşmasına algı edimi; bir masa oluşu ve yuvarlak oluşu zihinde şekillenmesine anlama edimi ile vuku bulur. Buradan anlaşılabileceği üzere bir bilgiye ulaşılırken birden fazla edime baş vurulur.

Bilgi edimlerinin doğruluğunu kabul etmekle birlikte ortaya çıkan doğru bilgiye ulaşılabilirlik tartışmaları neticesinde başka sorunsallar ortaya çıkmıştır. En önemli sorunsallardan birisi ortak hakikatin var olup olmaması konusundaki düşüncelerdir. Bu problemin önemli olma sebebi, insanlığın günümüze kadar ilerlediği yolun ortak bir hakikate dayandırılmadan var olmasının mümkün olmayışıdır. Mantık ilminin var olduğunu kabul etmek ortak bir hakikatin varlığını gerekli kılar.

Bu neticede makalede tarihsel süreç içerisinde felsefi ekollere yol göstermiş mantığın ilkelerinden, yapısından, felsefe tarihinde va’dettiği şeylerden bahsedilmektedir. Ayrıca rölativizmin argümanlarından ve mantık ile olan çatışmasından, felsefi düşünce sistemlerinin düşüncelerinden ve mantık ile olan ilişkilerinden bahsedilmektedir. Sonuç olarak ulaşılmak istenen şey şudur: Felsefi düşünceler eğer devamlılıklarını sürdürebilmek veya ekol ölçütüne ulaşmak istiyorlarsa mantık ilmini kullanmak zorundadırlar, en azında tarihsel süreçte günümüze kadar böyle gerçekleşmiştir. Mantık ilmini aracı ilim olarak kabul etmeyen düşünce sistemleri tarih sahnesinde kaybolmuş olup günümüzde temsilcileri kalmamıştır.

Mantık

Mantık ilmi insan zihnindeki varlıkların taksimini yapmak için kullanılan bir ilimdir. Düşünen canlı olan insan, toplumun bir parçası olması münasebetiyle dışarıdan aldığı bilgiyi zihninde doğru yere yerleştirmek ve başka bireylerle etkileşime girebilmek için bu bilgiye diğer bireylerle aynı anlamı vermek zorundadır. Yani iki amaç doğrultusunda da mantık ilmini kullanır: Zihindeki ideal varlıklar katmanı içinde bulunan kavramların bilgisinin sıhhati için doğru yere konumlandırmak, diğer insanlarla etkileşimin mümkün olabilmesi için aynı kavramlara aynı anlamı vaz’etmek. İnsan zihnindeki bilginin konumu mühimdir. Çünkü eğer bu bilgi doğru olsa dahi yanlış bağlamda değerlendirildiği takdirde doğru çıktı vermesi olanaksızdır. Gazali bu durumu şu şekil açıklar: “Mantık bilmeyen insan neyi bilip bilmediğini de bilmez.”[2] Bu doğrultuda bir insan eğer belirli mevzular hakkında konuşma yapmak istiyorsa yeterli bilgiye sahip olması kâfi olmayıp yeterli mantık bilgisi ile bağlama yerleştirmesi zaruridir. Bir diğer amaç ise insanların etkileşim kurmasını mümkün kılmaktır. Çünkü ortak mefhumlar olmaksızın insanların konuşabileceği bir şey yoktur. İnsan etkileşiminin var olmaması toplumsal uzlaşıya, haliyle gelişimin var olmasına olanak tanımaz ve bu süreçte de sürdürülebilirlik bir hayli zor gözükmektedir.

Mantık alanında ortak bir hakikat oluşturulabilmesi için belirli konuların kategorize edilmesi gerekir. Bu kategorilerden biri de maddenin kategorize edilmesidir. Daha önceden belirtildiği üzere insanların birlikte etkileşime girebilmeleri için aynı kavramlara aynı manaları atamaları gerekmektedir. Burada kategoriler reel varlık dünyasında veya ideal varlık dünyasında var olan kavramların cevheri, arazları, fasılları ve tür- cins ilişkisi bakımından kategorilere ayrılmasıdır. Bunun yapılmasının amacı olgunun zihne yerleştirilirken veya başkasına aktarılırken bağlamdan kopmasını engellemektir. Bilimde de bunun yeri gösterilebilir. Örneğin memeliler; sair hayvanlardan yavrusunu süt ile besleme, doğurma gibi hususlardan ayrışır. Farklı bilim insanları farklı ölçütleri kabul etmesi dahilinde yapılan aktarımda anlam karmaşası çıkacağı aşikârdır.

Peki insanların birbiri ile etkileşim kurması neden önemlidir? Bunun önemli olmasının sebebi, gelişimin devam ettirilmesi ve bilginin kümülatif bir şekilde ilerlemesinin sağlanmasıdır. Mantık, bilginin kümülatif bir biçimde artmasını sağlayacaktır. Kümülatif birikim olmaksızın gelişimden nasıl bahsedilebilir? Mantık ilminde kullanılan akıl yürütme metotları yeni bilgiye sistemli bir şekilde ulaşmayı sağlar. Ayrıca mantık; kategoriler ve kaziyelerin sınıflandırılması sayesinde bilginin bağlamından çıkıp görecelileşmesine engel olur.

Şu ana kadar anlatılanlara bakılarak şöyle bir anlam çıkartılabilir: Tarihsel süreç içerisinde görülmüştür ki hayatta kalmayı başarmış bütün topluluklar belirli bir hakikat üzere ittifak etmiş insanlardan oluşmaktadır. Yani denilebilir ki toplumun var olması insanların belirli bir hakikat üzere toplandıkları anlamına gelmektedir.

İnsanlık, mantık ilmi ile bilginin doğruluğunun garanti altına almak için 3 ilke belirlemiştir: Özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkansızlığı.

Özdeşlik, “bir şey neyse odur.” Şeklinde tanımlanır. Daha açmak gerekirse “özdeşlik ne eşitlik ne de benzerliktir. Eşitlik anca iki şey arasında olabilir. Oysa özdeşlik bir kavramın, bir düşüncenin kendisiyle aynı kalmasıdır. Benzerlikte yine iki şey arasında olur… Fakat özdeşlik bunlardan her birsinin kendisinin aynısı olmasını gerektirir ve zamana bağlı değildir, zamanla sınırlanamaz, değişikliğe uğrayamaz.”[3] “özdeşlik ilkesine uymak demektir: Diyaloğa katılanlar kullandıkları terimlere aynı anlamı vermiş olmaları gerekir, anlaşma ancak bu yolla mümkün olur. Diyalogda kullanılan kelimelere taraflar farklı anlamlar verirse fikir karmaşalarına önü açılır, sonuç olarak anlaşma olmaz doğruyu ortaya koymak imkansızlaşır.”[4]

Çelişmezlik, “bir şeyin hem kendisi hem de çelişiği olamayacağını” söyleyen ilkedir. Mantık kurallarına bağlı olmaksızın düşünüldüğünde bile bir şeyin hem kendisi hem de çelişiğinin olması mümkün değildir. Aristoteles şöyle ifade eder “aynı konuya aynı hassanın, aynı zamanda ve aynı ilişki içinde ait olması ve ait olmaması mümkün değildir.”[5] Örneğin bir cisim belirli bir yer esas alındığı vakit onun hem sağına hem soluna gidemez veya tek renk bir cisim hem kırmızı hem mavi olamaz.

Üçüncü halin imkansızlığı, “Bir şey ya kendisidir ya da çelişiğidir, üçüncü bir durum mümkün değildir.” Şeklinde tanımlanabilir. Aristoteles şöyle ifade eder “2 çelişik ifade arasında herhangi bir aracının bulunması mümkün değildir.”[6] Örneğin bir şey ya siyahtır ya da siyah değildir, üçüncü bir durum mümkün değildir.

Mantıkta yeni bilgiye, yeni önermeye, ulaşılırken üç farklı aşama vardır: öncüller, metot, sonuç. Öncüller kaziyelerdir, yeni bir bilgi elde edilebilmesi için başlangıçta kullanılan önermelerdir. Metotlar akıl yürütmelerdir. iki tane temel metot vardır: Tümdengelim, Tümevarım. Tümdengelim genel yargılardan yola çıkarak özel bir yargıya ulaşmaktır. Tümevarım ise belirli bir kategoriye ait olan mefhumların her birinin tikel özelliklerine bakılarak tümel bir yargıya varılmasıdır. “Böylelikle tek tek fenomenlerden öncül bir tümel yargı elde edilmiş olur. Bu aşamadaki akıl yürütme biçimi tümevarımdır (epagoge).”[7]. Sonuç ise kaziyelerin kullanılan metot ışığında bulunan önermedir. Yani elde edilen yeni bilgidir.

Bilgileri taksim etme konusunda mantığın bir diğer konusu kaziyelerdir. Teorik bir ilim olarak mantık, kaziyelerin doğruluğu ile ilgilenmemektir. Asıl olan kaziyelerin kullanılan metot doğrultusunda sonucu zorunlu çıkarıp çıkaramayacağı ile ilgilenir. Kaziyelerin doğruluğu ile ilgilenmemesi bir çelişki değildir. Yalnızca kullanılan kaziyelerin doğru olduğu ön kabulü ile çalışır. Lakin burada teorik olduğundan bahsedilmişti, halihazırda mantık ilmini bilginin doğruluğunu kesinleştirmek için kullanan bir şahıs, önermelerin doğruluğunu net bir şekilde önceden teyit etmiş olacaktır.

Rölativizm

Aslında bakılırsa rölativizm başlığı altında bir tarihçe sunulması pek doğru değildir. Çünkü rölativizm tarihsel süreç içerisinde ekol haline gelememiş ve sürdürebilirliğini sağlayamamıştır sadece belirli dönemlerde farklı kişiler tarafından belirli düşünceler ortaya atılmış lakin devamlılığını sağlayamamıştır. Çünkü sürdürülebilirliğin sağlanması için bir alet ilmi kullanmayı reddetmiş bundan dolayı tarih içerisinde zamanla kaybolmuştur. Ayrıca belirli bir ortak sabitlerinin bulunmamasından dolayı rölativizm başlığı adı altında toplanabilecek olsa bile bireylerin birbirlerine zıt tekliflerde bulundukları görülmektedir. Örneğin Diogenes bütün toplumsal normlara reddedip insanlığa karşı davranışları makbul görürken savunurken Nietzsche üst-insanın (übermensch) habercisi olduğunu ve toplumun üstün insanlar tarafından kurulması gerektiğini söylemiştir.

Sofizm, MÖ 5. Yüzyılda Antik Yunan felsefi geleneğinde ortaya çıkan bir düşünce eğilimidir. Tarih sahnesinde rölativizm başlığı altında değerlendirilebilecek ilk düşünce eğilimidir. Sofizme göre algılar bizi yanıltır. Örnek olarak suyun altında duran çubuğun ışık kırılması sebebiyle kırıkmış gibi gözükmesi gösterilebilir. Bu durumda algılar ile elde edinilen bilgiler şüphelidir, gerçeği yansıtmayabilir. Sofizmde tam bir şüphecilik hâkim değildir asıl olan göreceliliktir. Gerçekler kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir. “Onlara göre tüm insanların üzerinde uzlaşabilecekleri ortak değerler yoktur. İnsanın kendisi de ahlaki bir varlık ve değer olmaktan çok, kendi çıkarlarını düşünen bencil bir canlıdır. İnsanın dışında bir doğru ve nesnel ölçüler olmadığı için, herkes kendi inandığı değerlerine, doğrularına başkalarını inandırmalıdır. Bu düşüncelerinden dolayı sofistler, belli görüşleri olan bir felsefe okulu değildir; her filozof kendine göre bir düşünce sistemi oluşturmuştur.”[8]

Sofistler ile neredeyse aynı dönemde ortaya çıkan bir diğer rölativist grup da septiklerdir. Septikler aşırı şüpheciler olarak da bilinir. Bilginin kesin doğru olarak bilinemeyeceğini, bilginin her zaman şüpheli olduğunu ifade ederler. Onlara göre insan zihni sınırlı ve duyular aldatıcıdır. Bu yüzden kesin doğru bir bilgiye ulaşılamaz görüşünü savunmaktadırlar. Bu bilginin bilinebilirliğin şüphe içinde olması bir süre sonra ortak bir hakikatin var olamayacağı düşüncesini meydana getirmiştir. Ünlü septik Protagoras ortak hakikatin varlığından şüphe etmiş ve şöyle belirtmiştir “İnsan her şeyin ölçüsüdür.”[9]

Günümüzde de rölativizm başlığı altında değerlendirilebilecek belirli akımlar bulunmaktadır: epistemik rölativizm, kültürel rölativizm. Epistemik rölativizmin savunduğu şey hakikatin doğruluğunun ve biricikliğinin bağlama veya deneyimlere göre değişeceği yönündedir. Yani bağlamdan kasıt çevredir, toplumdur. Aynı bilgi farklı toplumlarda farklı şekilde değerlendirilebilir olduğudur. Deneyimden kasıt insan yaşadıkları, hayat içerisinde elde ettikleri tecrübelerdir. Deneyimlerin net bir şekilde düşünme tarzını etkileyeceği öne sürülmüştür. Binaenaleyh ne kadar insanların aynı toplum içerisinde yaşama olasılığı bulunsa da her insanın aynı deneyimleri yaşamış olma olasılığı yoktur.

Kültürel rölativizm; farklı toplumda yaşayan insanların farklı değer algıları taşıdıklarını, aynı olaylara farklı tepki verdiklerini veya doğru kabul edilen bir şeyin farklı bir toplumda yanlış kabul edildiğini savunur. Netice itibariyle de ortak değerlerden bahsedilemeyeceğini söyler. Ayrıca bir dilde bulunan ifadenin tam karşılığının farklı bir dilde bulunmayışını delil olarak ileri sürerler.

Rölativizm ve Mantık Çatışması

Rölativizm, tarihi süreç içerisinde çıkan farklı düşünce eğilimleri ile ortak bir hakikatin var olmadığını iddia etmiştir. Oysaki mantık ilmi insanların düşünce sistemi içerisinde ortak mefhumlara ortak manalar atamak üzere kurulmuş bir ilim olarak mantıkla başlıca bir çelişki içerisindedirler. Daha detaylı incelemek gerekirse mantığın temel ilkelerine bakıldığı zaman görülür ki rölativizmin iddiasına karışı tamamıyla karşıdır. Özdeşlik ve çelişmezlik ilkesi doğrultusunda rölativistlerin görecelilik anlayışının aynı anda yürümesi mümkün değildir. Yani rölativizm, rölativizm olmaklık bakımından mantığı reddetmektedir.

Son dönemlerde görüleceği üzere rölativizmin mantığı reddetmiş olması ile günümüze kümülatif bir bilgi aktarımı gerçekleştirmeyi başaramamıştır. Mantık ilmini aracı ilim olarak kullanan ekollerde görüldüğünün aksine bireyler arasında düşünce aktarımı sağlanamamıştır. Yani tarihi süreç içerisinde bireyler arasında bir irtibat kurulamamış düşünce sadece şahsi olarak kalmıştır. Ekol derecesine ulaşmayı başaramamış rölativizm de sadece farklı dönemlerde farklı bireylerce savunulmuş farklı düşüncelere verilen ad olarak kalmıştır.

Kinizm

Kinizm, Anthisthenes’in başlatmış olduğu bir düşünce sistemidir. En önemli temsilcisi Diogenes’tir. Kinizm düşüncesi dahilinde asıl olan mutluluğa erişmektir. Bu mutluğa erişmek içinde erdem ön plandadır. “Kinikler erdemi kişinin mutlak bağımsızlığa erişmesi ve bu bağlamda kişinin kendisini her türlü gereksinimden ve bağlılıktan uzak tutması olarak değerlendirmektedirler”[10]. Yani kendini tamamıyla toplumdan soyutlamayı başarmış, toplum gereksinimlerinden kurtulmayı başarmış biri gerçek mutluluğa erebilir anlayışı vardır. Kinikler bilgiyi/değerleri teorik bir düzey olarak düşünmemiş pratiğe önem vermiştir. Yazılı eserler çok sınırlı bulunması sebebiyle dışarıdan aktarılan anekdotlar ile günümüze böyle bir şeyin varlığı gelmiştir.

Kinizm mantığı rölativizm gibi direkt bir biçimde reddetmemiş veya çelişmemiştir. Mantık ilmi ile belirli noktalarda çatışmış olmasına karşın mantığın belirli yansımaları görülmektedir. Örneğin mantık düşünceyi araç olarak kullanırken kinik düşünce sistemi, düşüncenin rolünü pratik faydaya yüklemiştir. Pratik faydanın iletimi de öğretmen-öğrenci ilişkisi ile gerçekleşir. “Kiniklerin öğretilerini aktarma yolu olarak farklı bir yöntem izledikleridir. Bu farklılık bazı sorunların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sorunlardan ilk göze çarpanı Kiniklerin öğretilerine ve yaşam tarzlarına ilişkin yazı ve belgelerin azlığına ilişkindir.”[11]. Burada mantık ile çatışan kısmı ortak bir hakikat kurma çabasının anlamsız bulması ve toplumdan soyutlanmayı önermesidir. O gün bakıldığında polislerde yaşayan kişilerin fazladan ayrıcalıklara sahip olunması sebebi ile bunu öne sürmüştür. Hangi polistensin? Sorusuna “Dünyalıyım.” diyerek cevap vermiştir. Bu ayrımcılığı doğru bulmamıştır. Netice itibari ile ne kadar iyimser bir fikir ile yola çıkmış olsalar bile öğrenci-öğretmen ilişkisi ile belirli bir süre varlığını sürdürebilmiş, ardından tarihte kaybolmuştur.

Felsefi Ekoller ve Mantık ile İlişkileri

Tarihi süreç içerisinde mantığı reddedenlerden olduğu gibi mantık ilmini bir araç ilmi olarak kabul etmiş ve kullanmış ekoller bulunmaktadır. Bu ekollerden bazıları rasyonalizm, empirizm ve kritisizmdir.

Empirizm, algı edimi ile bilgilere ulaşılabileceğini iddia eder. A priori[12] bilginin mümkün olmadığını söyler. Saf akıl ile bilgi elde edilemeyeceğini savunur. Empirizm aklı reddetmez; ancak aklın bilgi üretme yetisini duyusal deneyimle sınırlar. Deneyim olmaksızın aklın yeni bilgi üretmesinin mümkün olmadığını savunur. Antik çağda Demokritos ve Epikuros; modern dönemde John Locke, George Berkeley, David Hume temsil etmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüze kadar ulaşmasını sağlayan aracı ilim mantıktır. Mantık, ilkeleri ve kategorileri sayesinde kavramların karışmamasına olanak sağlamıştır. Verilen hükümler için kullanılan kavramlar mantık ilmi dahilinde kategorize edilmiştir.

Rasyonalizm, bilginin kaynağını bilgi edimleri çerçevesinde bütün hepsini kabul etmiştir. Farklı olarak empirizmin düşünceyi algılar ile kısıtlamamıştır. Rasyonalizmin görüşü akıl kısmında şunu savunmuştur: deneyim olmaksızın sadece saf akıl ile bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu savunmuşlardır. Örneğin “2 + 2 = 4” önermesinin (sonucunun) deneyime ihtiyaç duyulmaksızın saf akıl ile bulunabileceğini iddia etmişlerdir. Peki mantık ilminin buradaki konumu nedir? Mantık bölümünde anlatılan kategoriler bağlamında girdilerin türleri belirlenmiş ve mantıksal metot ile hüküm belirtilmiştir. Sayılar soyuttur, birer semboldür, reel dünyada karşılığı bulunmamaktadır. Bu bilgi ile yola çıkıldığında saf akıl ile ulaşabileceğini savunmak makul duruma gelir. Burada mantıksal olarak şunlar kullanılmıştır: kategoriler, özdeşlik ve çelişmezlik. Sayıların soyut olduğunu belirtirken tanımlamış oldu ve kendisinden başka bir şeye denk olmadığını yani özdeşlik kullanmış oldu aynı zamanda başka bir şeye eşit olamayacağından, örneğin somut gibi, çelişmezlik ilkesi kullanılmış oldu. Bu ilkelerin kullanımından sonra mantıksal bir şekilde kategorize edilmiş olmaktadır halihazırda. Ayrıca sayıların soyut olduğunun ortak kabulünü kullanarak bir sistem inşa etmek, ekolü mantık üzerine inşa etmek demektir.

Tarihsel süreç içerisinde görülür ki rasyonalizm süreç içerisinde mantık ilmi üzerinde ilerlemiş, hiçbir zaman unutula gelmiş veya sürdürülebilirliği problem haline gelmemiştir. Platon M.Ö. 4. Asırda yaşamış olup rasyonalizmin temellerini atan insan olarak görülmektedir. Platon’dan 10 asır sonra René Descartes ortaya çıkmış ve rasyonalizmi savunmuştur. Zamanla Spinoza, Leibniz, Hobbes, Hegel gibi isimler bu ekolü benimsemiş ve günümüze kadar ulaşmıştır.

Kritisizm, Immanuel Kant’ın geliştirdiği ve aydınlanma felsefesi içinde önemli bir yer tutan bir düşünce sistemidir. Kritisizm hem rasyonalizme hem de empirizme karşı bir duruş sergilemiştir. Empirizm gibi aklı algılar ile sınırlandırmaya çalışmamıştır. Immanuel Kant’ın tabiri ile “Algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür.”[13] Tarihte Kant’tan sonra ekol tarihe karışmamış ve belirli kişilerce benimsenmiştir: Bertrand Russell, Karl R. Popper ve diğer modern mantıkçılar tarafından sahiplenilmiş sonuç itibari ile günümüze kadar devamlılığını sürdürmeyi başarmıştır. Kritisizmin mantık ile kurduğu ilişkiye bakmak gerekirse çok rahat görülecektir ki Kant’ın kategorileri mantık kategorileri ile benzerlik göstermektedir. “Kant, görülerin anlama yetisinin a priori kavramlarından bağımsız bir geçerliliği olmayacağı için söz konusu ettiği geçerli yargıları sağlamak için mantıksal bir çizelge oluşturmuştur.”[14]

Anlatılan ekollere bakıldığı takdirde görülecektir ki mantık ilmini birer araç ilmi olarak kabul etmişler; bilgi kaynağı ve bilginin sistematik bir şekilde depolanması için kullanmışlar. Ne kadar empirizm ile rasyonalizm tam çatışıyor olsa da ikisi de aynı ilmi kullanarak devamlılığını sürdürmüş ve günümüze ulaşmıştır. Netice olarak ekoller ile mantık ilminin nasıl bağlantı kurduğu farklılık gösterse de kurdukları bağlantı doğrultusunda sürdürülebilirliği sağlamıştır.

Kinizm ve rölativizmde anlatılanın aksine ortak düşünen insanlar arasında ne bir fikir alışverişi sağlanabilmiş ve yeni gelen bireyler daha önceki bireylerin kaynaklarından yararlanabilmişlerdir. Ortak kavramlara farklı manalar yükleyen veya farklı konumlandıran kişiler nasıl anlaşabilirler, nasıl bir mevzu üzerinde tartışabilirler?

Bilim ve Mantık İlişkisi

Günümüzde farklı birçok bilim dalı bulunmaktadır: fizik, kimya, biyoloji, matematik, zooloji psikoloji, sosyoloji, ekonomi… Her biri eşyayı farklı nitelikler veya nicelikler bakımından incelemektedirler. Lakin ne kadar farklı durumlar çerçevesinden incelemelerde bulunsalar dahi hepsi mantık ilmini birer aracı ilim olarak kullanmaktadırlar. Bilimin felsefeden ayrılması ve matematikselleşmesinden ve mantığın da dahil olmasından sonra kendileri birer ilim dalı olarak kendi mesaillerini tartışmış; bu tartışmaların çıktılarını, yeni üretilen bilgilerin mantık ilmi ile uygun konumlandırılması başarılmıştır. Asırlardır bilim mantık ilmi ile yol almıştır. Günümüzde bilim temel olarak tümevarım ilkesi ile bilgi üretimini gerçekleştirmektedir. Tümevarım ilkesi ile tikel yargılar incelenerek tümel yargılara başvurulduğundan bahsedilmişti. Daha da açmak gerekirse belirli türler içerisindeki belirli bireylerin/nesnelerin ortak araz veya fasıllarının araştırılarak belirli bir ortaklık bulunulması ve bunun neticesinde türün geneli hakkında genel bir yargıya varılmasıdır. Örnek vermek gerekirse “martı, serçe ve leylek uçar o zaman bütün kuşlar uçar.” gibi bir örnek verilebilir.

Bilimde tümdengelim metodu da kullanılır. Bunun en açık örneği Aristoteles’tir. Aristoteles tümdengelim üzerine bir bilim anlayışı kurgulamıştır. Tümdengelim yeni bilgi edinme metotlarından biri de olsa bilginin kesinliği ile alakalı problem vardır. Çünkü Tümel yargılar bireye indirgendiği vakit her zaman tutarlı olmamaktadır. Örneğin balıklar yüzer, yunuslar da yüzer, o zaman yunus balıktır. Günümüzde bilindiği üzere yunuslar balık değildir, bu tümdengelimin kesin bilgi durumundaki problemidir. Bu yüzden tümdengelim kullanılmadan önce kategorilerin çok iyi hazırlanmış olması gerekir. Günümüzde tümdengelim ispat için kullanılmaz. Lakin bu tümdengelimi değersizleştirmez, tümdengelim bir öngörü sunar. Günümüzde tümdengelim hipotez oluşturmada ve kanunların birleştirilmesinde kullanılır.

Mantığın bilime yardım ettiği tek nokta bu değildir. Ayrıca verilen örnekte kuş kategorisi gözükmektedir bu kategori mantık ilmi ile oluşturulmuştur. Hakkında araştırma yapılacak mefhumun hangi kategoride nasıl değerlendirileceğini de belirlemektedir.

Sonuç

İnsanın var olmasının bir gerekliliği olarak etrafı ile bir ilişki içerisinde olup bilgi kavramına ulaşmıştır. Bilginin varlığı söz konusu olunca ortak hakikat problemi ortaya çıkmıştır. Ortak hakikat probleminin giderilmesi ve düşüncenin devamlılığı için mantık ilmi oluşturulmuştur. Mantık ilmi ile konulan metot düşüncenin gidişatının düzenli olmasını ve insanlar arasındaki etkileşimi sağlamıştır. Netice itibari ile ekoller devamlılığını sürdürebilmesi için alet ilmi olarak mantık ilmini kullanmışlardır. Alet ilmi kullanmayı reddeden veya ortak bir hakikatin varlığını reddeden düşünce sistemlerin sonu aşikardır. Alet ilmi kullanmayı reddeden ekoller tarih içerisinde kaybolmuş olup günümüzde temsilcileri bulunmamaktadır. Mantık ilminin devamlılık problemine karşı kurduğu sistemi kabul eden ekollerin günümüze kadar ulaştığı açıktır. Rasyonalizm, empirizm, kritisizm günümüzde hala devamlılığını sürdürmektedir. Lakin ortak bir hakikat üzere buluşmayı reddeden veya mantık ilmini reddeden düşünce sistemlerinin ekol oluşturmayı başaramadan tarih sahnesinde kaybolduğu aşikardır. Sofizm, temel olarak ortak hakikati reddetmiş, haliyle mantık ilmini reddetmiş olup günümüzde temsilcisi yoktur. Kinizm mantık ilminin aksine öğrenci-öğretmen aktarımını ve bireysel hakikati savunmayı tercih etmiş olup günümüze kadar devamlılığını sağlayamamıştır. Septikler aşırı kuşkucu tavırlarından dolayı neredeyse bilgiyi bile reddetme raddesine gelmiş olup günümüze ulaşmayı başaramamıştır. Mantık ilmini bir alet ilmi olarak kullanmayı reddeden düşünce sistemleri günümüze ulaşamamıştır.

Metnin PDF haline erişmek için tıklayınız.

Kaynakça:

Anlı, Arslan. Aristoteles ve Yöntem. İstanbul: Klasik Yayınları, 2011.

Aristoteles. Metafizik. Çev. Ahmet Arslan. İstanbul: Klasik Yayınları, 1996.

Çilingir, Mehmet. “Protagoras: Her Şeyin Ölçüsü İnsan.” Felsefe Dergisi 32 (2021): 24-36.

Gazâlî. Mi’yaru’l-İlm. Çev. Ahmet Özel. İstanbul: Klasik Yayınları, 2011.

Kant, Immanuel. Critique of Pure Reason. Trans. Norman Kemp Smith. New York: St. Martin’s Press, 1929.

Mengüşoğlu, Takiyettin. “Felsefeye Giriş.” Felsefe Yazıları, 130-145. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1980.

Öner, Mehmet. “Mantığın Ana İlkeleri ve Bu İlkelerin Varlıkla Olan İlişkileri.” Felsefe Araştırmaları Dergisi 14, no. 3 (1995): 268-284.

Taşkın, Mustafa. Immanuel Kant’ta Bilginin Kaynağı Problemi. İstanbul: Dergah Yayınları, 2015.

Türe, Erkan. “Antik Liberalizm mi Yoksa Modern Sofizm mi?” Felsefe Tarihi İncelemeleri 7, no. 1 (2020): 27-42.

Yavuz, Ayşe. Kant ve Wittgenstein’ın Tanrı Anlayışı: Sessiz İman. Ankara: Bilim Yayınları, 2019.

  1. Immanuel Kant, *Critique of Pure Reason*, trans. Norman Kemp Smith (New York: St. Martin’s Press, 1929), B159.
  2. Gazali, Mi’yaru’l-İlm, çev. Ahmet Özel, İstanbul: Klasik Yayınları, 2011
  3. Mengüşoğlu, “felsefeye giriş”, s.130
  4. Öner, “Mantığın ana ilkeleri ve bu ilkelerin varlığı kılı olan ilişkileri”, s.268
  5. Aristotales, “Metafizik”, s.195
  6. Aristotales, “Metafizik”, s.235
  7. Anlı, Aristoteles ve Yöntem, s.3
  8. Türe, “Antik liberalizm mi yoksa modern sofizm mi?”, s.27
  9. Çilingir, “Protagoras: her şeyin ölçüsü insan”, s.24
  10. Yardımcı, SİNOPLU FİLOZOF DİOGENES (DİYOJEN) VE ETİK ANLAYIŞI, s.390
  11. Yardımcı, SİNOPLU FİLOZOF DİOGENES (DİYOJEN) VE ETİK ANLAYIŞI, s.391
  12. Apriori bilgi, algı ediminin devreye girmeden düşünce edimi ile elde edilen bilgidir. Bir de aposteriori bilgi vardır. Aposteriori bilgi deney ve gözlem sonucu ulaşılan bilgiye denir. Deney ve gözlem içinde algı edimi kullanılır.
  13. Yavuz, KANT VE WITTGENSTEIN’IN TANRI ANLAYIŞI: SESSİZ İMAN, s.64
  14. Taşkın, Immanuel Kant’ta bilginin kaynağı problemi, s.291

Avatar fotoğrafı

Ali Osman Türker

İHYÂ – III
Kadıköy Anadolu İmam Hatip Lisesi 3. Sınıf Öğrencisi
iletişim: aliosmanturker1517@gmail.com

2026-27 Eğitim Yılı Kayıtlarımız Başlamıştır

Close Welcome Bar