Objektif ve Subjektif Ahlakın Topluma Uygulanması Üzerine

Loading

Öz

Bu makalede amaçlanan şey objektif ve subjektif ahlak düşüncelerinin karşılaştırılması, hayata geçirilmeleri durumunda olacak olanların bulunmasıdır. Bunun için önce bu konuda fikirler öne sürmüş önemli filozoflar olan Platon, Kant, Hume ve Nietzsche’nin görüşleri incelenmiş. Sonuç olarak objektif ahlakın uygulandığı bir toplumun mükemmel olmasa bile kendisine ve çevresine faydalı olacağı; subjektif ahlakın uygulandığı bir toplumda ise hangi filozofun subjektif ahlakını fikrini takip etsek de düzenli, kendisine ve çevresine yararlı bir toplum oluşmayacağı. En iyi ihtimalle kendi insanı gördüğü kişilere iyi davranıp diğerlerini faydasına kullanmaktan başka bir şey yapmayacağı.

Anahtar kelimeler: Ahlak, Toplum, Evrensel, Rölativizm, Platon, Kant, Hume, Nietzsche.

Abstract

The purpose of this article is to compare objective and subjective moral perspectives and to explore the potential outcomes of their implementation. To achieve this, the views of prominent philosophers such as Plato, Kant, Hume, and Nietzsche, who have contributed ideas on this topic, are examined. The conclusion drawn is that while a society governed by objective morality may not be perfect, it would still be beneficial to itself and its surroundings. On the other hand, in a society governed by subjective morality—regardless of which philosopher’s concept of subjective morality is followed—it would not result in an orderly and beneficial society. At best, it would behave well only toward those it considers part of its own group while exploiting others for its benefit.

Keywords: Moral, Society, Universal, Relativizm, Platon, Kant, Hume, Nietzsche

Giriş

Ahlak filozoftan filozofa farklı tanımlanıyorsa da temel olarak konuşma dilinde karşıladığı bir anlamı vardır. Ahlak genelde insanın dünya ilişkilerinde yapacağı şeylere yön veren kabulleridir. Ahlaklı kişi ise toplumun normlarına uyan ve “kötü” olarak nitelendirilen faaliyetlerden uzak duran kişidir. Ahlak toplumun kültür ve değerlerine göre şekillenen bir yapıdadır. Objektif ahlak savunucularına göre ise ahlakın kültür ve kişisel düşünce farklarına göre kişiler ve toplumlarca farklı tanımlanmasının ahlakın evrensel ve her toplumda kabul edilen genel geçer yönlerinin (ör: yaşama, mal sahipliği, iffet hakları) görmezden gelinip rölatif bir şekilde yorumlanmasının hatalı olduğunu savunur. Objektif ve subjektif ahlak düşünceleri farklı farklı filozoflar tarafından savunulmuş olsa bile kendi içlerinde onu savunanların ortak olarak kabul ettiği, kurguladığı birkaç nokta bulundurmaktadırlar. Bu makalede objektif ahlak düşünürleri olarak bir Antik çağ filozofu olan Platon ve aydınlanma filozofu olan Kant’ı; subjektif ahlak düşünürleri olarak Antik çağ sofistleri ve bir aydınlanma filozofu olan Hume ve aydınlanma sonrası yaşamış bir filozof olan Nietzsche incelenecek ve az önce bahsettiğimiz ortak ve farklı yönleri bulunacak.

A. Objektif Ahlak
1. Platon Ahlakı

Platon ahlakı platonun temel ontolojik idealar düşüncesi üzerine temellendirmiştir. İdealar bir şeyin maddi durumunun ötesinde olan ancak zihin sayesinde kavranılabilecek olan ideal olgulardır, mesela bir bardağın gözümüzü kapattığımızda hayalimizde “bardak” diye şekillenen ve fiziksel olarak var olan hiçbir bardakla eş olmayan ancak her bardağın bardaklığının temsili olan gayri fizikî varlıktır. Bu dünyadan ayrı olarak idealar dünyasının varlığından söz eder ve bunu ünlü mağara metaforuyla açıklar: İnsanlığın hepsi bir mağaradadır ve gerçeklik adına bildikleri tek şey mağaraya dışarıdan yansıyan şeylerin gölgeleridir. İşte buradaki dış dünya idealar dünyası ve mağara ise içinde bulunduğumuz dünyadır.

Platona göre ahlak iyi ideasının bir yansımasıdır. Güneşin ışık saçarak görme fenomenini sağlaması gibi iyi ideası da akıl ve ahlakın anlamlı olmasını sağlar. İnsan ahlaklı bir yaşam sürebilmesi için iyi ideasını bilmesi gerekmektedir. İnsanın nihai amacı da zaten mutluluktur ve buna ulaşabilmesi için iyilik ideasına ulaşmaya çabalamalıdır. Platon’a göre bilmek yapmaktır, bu nedenle iyiyi bilen birisi kötü bir eylemde bulunamaz. İnsan ruhu dünyaya gelmeden önce idealar dünyasını görmüş ancak dünyaya inerken orada gördüklerini unutmuştur. Bu bilgiler “anamnesis” yani anımsama yoluyla tekrardan keşfedebilir.

Platon Devlet kitabında bir çoban olan Gyges’in görünmezlik özelliği bahşeden bir yüzük bulması üzerine kraliçeyi baştan çıkarıp kralın yerine geçmesi hikayesi üzerine insanların herhangi bir geri yaptırım ve sorumluluğa tâbi olmadığı bir durumda ahlaklı kalıp kalamayacağını tartışır.

Şimdi, böyle iki yüzük olsa da birini doğru adam, öbürünü eğri adam parmağına taksaydı; hiçbiri, çarşıdan pazardan canının çektiğini korkusuzca almak, evlere girip, gönlünün çektiği kimseyle sevişmek, kimini öldürmek, kimini hapisten kurtarmak, böylece insanlar arasında bir tanrı kesilip gönlünün istediğini yapmak dururken, doğruluktan ayrılmayacak, başkasının malına el sürmemek yiğitliğini gösterecek kadar sağlam yaradılışlı olmazdı herhalde. Böyle davranmakla da doğru adamın eğri adamdan hiç farkı kalmaz; ikisinin yöneldiği amaç bir olurdur (Platon, 2002, 360c-360d).

Platon’a göre ruh ölümsüzdür ve ruhun iştah, haz gibi duygulara kaynaklık eden ölümlü bir kısmı da vardır. Ölümlü olan ruh ikiye ayrılır: İrade ve iştah. Ölümsüz olan ruh idealar dünyası ile bağlantısı olan akıl özelliğini taşıyan ruhtur. Ölümlü olan ruhlardan iştah insanın yeme, içme gibi günlük ihtiyaçlarını karşılama isteğini yönlendiren kuvvettir. İrade olan ölümlü ruh ise insanın kendini koruması adına bulunan kuvvettir. Ölümlü ruhlar akıl kuvvesini barındıran ölümsüz ruhun akletmesi ile yönetildiği taktirde istikrarlı ve iyi bir hayat sürdürülebilir.

Platon için düzenlilik aynı zamanda iyi ve ahlaklı olmak, düzensizlik ise ahlaksızlık ve becerisiz olmakla aynı şeydir. Bu kabulün üzerinden Platon evrenin düzenine dikkat çekerek onun güzel ve iyi olduğunu savunmuştur.

2. Kant Ahlakı: Deontoloji

Kant aydınlanma çağının önemli düşünürlerinden biridir. Kant felsefesinde saf akıl, pratik akıl ve yargı gücünü eleştirmektedir. Aydınlanma çağında Tanrının epistemolojik ve ontolojik kanıtlarının, bilimin gelişmesi ve bir düşünce akımı haline gelmesi ile insanlar tarafından çürümüş olarak görüldüğü aydınlanma çağında Tanrının kanıtını rasyonel temelden değil de tamamen ahlakın varlığından temellendirerek ortaya sunmuştur.

Kanta göre insan teorik ve pratik akla sahiptir. Teorik akıl insanın bilmesini içeren akıldır. Teorik akla matematik, fizik, Biyolojik, Mantık, Metafizik gibi alanlar konudur. Teorik akıl duyularımızdan aldığımız bilgilerin kategorize edilmesi, sentezlenmesi ve parçalanması gibi işlemleri yapan, duyular ile bilgi edinen akıldır. Teorik aklın sınırı metafiziktir, metafizik hakkında kesin bilgiye ulaşamaz çünkü metafizik bilgiler ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir. Bu aklın sınırlarını “Saf Aklın Eleştirisi” kitabında detaylıca tartışmıştır. Pratik akıl Kant’ın ahlak felsefesi için önemli bir yere sahiptir. Ahlaki yasaları belirleyen akıldır. İnsanın ahlaki sorumluluklarını ve ödevlerini belirler. Kant “Pratik Aklın Eleştirisi” kitabında bu aklın ahlak ile ilişkisini incelemiş, özgürlükle ilişkisini anlatmış ve ahlak ilkelerinin rasyonel incelemesini yapmıştır. ‘Teorik akıl’ bize ‘olanı’ vermektedir. ‘Teorik akıl’, kategori ve deneyimin birleşmesi sonucu bilgi ortaya çıkarmaktadır (Tanrıverdi, 2012: sf. 2). Pratik akıl ise ahlak ve sorumluluklar hakkında kaideleri belirler.

Kant’ın felsefesinde en temel kavramlardan ikisi “Fenomen” ve “Numen” kavramlarıdır. Fenomen bizim gördüğümüz dünyayı, içinde bulunan eşyaları, cisimleri, maddeleri, içerir ve duyularla algılanabilen tüm olgulardır. Fenomen zaman ve mekân içerisinde bulunur. Numen ise fenomenin aksine insan tarafından doğrudan algılanamayan soyut şeylerdir. Numen nesnelerde bizim algılamamızdan ayrı olarak var olan özellikleridir. Numen hakkında ilke olarak bilgi edinilemez. Onun hakkında konuşmak spekülasyondan öteye geçmez.

Teorik aklın ilgi alanı işte bu fenomen dünyasıdır. Pratik akıl ise fenomen dünyadan ayrı olan numen dünyası hakkında dolaylı bilgi edinmemizi sağlar. Kant, numen dünya hakkında bilgiye ulaşamayacağımızı öne sürse de ahlak ve sorumluluğun onunla bağlantılı olduğunu söylemektedir.

Kant; ontolojik, kozmolojik ve teolojik kanıtları eleştirerek bu kanıtlarla Tanrı’nın varlığına gidilmeyeceğini, Tanrı’nın varlığına bilgi ve salt düşünceden varılmayacağı ancak ahlak üzerinden Tanrının varlığının kanıtının mümkün olacağını söylemektedir. Kant’a göre ahlak, ruh ve Tanrı üzerine bilgi sahibi olabilmemizi sağlayan pratik akıldır. Böyle bir varlığa inanmanın ancak iman ile olabileceğin söylemektedir. Bu Kant’ın ahlak delilidir. Ahlaktan hareketle tanrıya varma yoludur (Önal, Saygın, 2011, sf. 17). Kant insanın her zaman ahlaki inançlar barındırdığını, kendisini kötü hissettiğinde hemen ortaya çıkan, bir şeye sığınma ihtiyacının, ahlak ve de Tanrının varlığı ile ilişkisini görmek için bir uzman ya da filozof olunmasına gerek olmadığını ifade eder.

Kant ahlakı inceleyerek “yüksek iyi” kavramına varır. Yüksek iyi mutluluk ile erdemin birleşimidir. Ahlaklı insanın varmaya çabaladığı zirve en yüksek iyidir. Ancak en yüksek iyiye bu dünyada ulaşılamaz onun ulaşılabilir olması için bir ahirete ihtiyaç vardır.

Kant, erdemli insanı ahlak kurallarına uyan kimse olarak açıklar. Kanta göre ahlaklı olmak mutluluğun bir öncülü yahut nedenidir. Mutluluk tek başına iyi olarak nitelenmeye yetmese de erdemliliğin iyi olduğu su götürmez doğrudur.

Ahlak kuralları olarak insanların pratik akıl ile buldukları aynı numen dünyadan gelmektedir ve evrenseldir. Eğer evrensel olarak takip edilebilen bir yasadan bahsetmiyorsak o ahlaki değildir. İnsan ahlaki bir davranış yaparken bunu bir çıkara bağlamamalıdır. Asıl ahlaki olan ahlak ilkelerinin karşılık beklenmeden yapılmasıdır.

B. Subjektif Ahlak
1. Sofistik Ahlak

Sofistler antik çağda maddenin hakikatini duyuların bizi aldattığı önermesi üzerinden reddetmişlerdir. Hakikatin ve gerçekliğin göreceli olduğu inancı olan rölativizm fikrinin antik temelini oluşturmuşlardır. Ahlak tanımı insandan insana değişkenlik gösterir. Ahlakiliğin kıstası, yapılan fiilin bireye veya topluma faydalı olup olmamasıdır. Sofistlerin bu görüşleri Sokrates, Platon, Aristotales gibi bir sonraki dönem filozofları tarafından eleştirilmiştir.

2. David Hume Ahlakı

Aydınlanma çağının önemli filozoflarından olan Hume çağının düşüncelerinin çoğuna zıt fikirdedir. Hume’un ahlak felsefesi faydacı bir felsefedir ancak onu diğer faydacı ahlaklardan ayıran önemli özelliği Hume’un “sypmathy” dediği olgudur. İnsanların duygularını paylaşabilmesi, duygudaş olabilmesini sağlar. Hume’un ahlak felsefesi onun dünya görüşünün doğrudan bir sonucudur. Hume’a göre insanın davranışlarını yöneten rasyonalite değil izlenimlerdir, izlenimler rasyonalite üzerine bir otoritedir. Ahlak, hayatımızı nasıl yaşamamız gerektiği sorusunun bir yanıtı değildir, ahlak bir olgudur ve akıl ile bulunamaz. Ahlak … bir olgu meselesi olduğundan, sadece deneysel metodu takip ederek ve tikel örneklerin karşılaştırılmasından genel ilkeler türeterek başarıyı bekleyebiliriz… olgu ve gözlemle temellenmeyen her türlü etik sistem reddedilmelidir. (Hume, ECPM, 1, s. 174. Krş. Hume, Ahlak, s. 16, 17.) Çünkü güvenebileceğimiz tek bilgi türü deney ve gözlemdir. İdeler dediğimiz soyut kavram dünyası duyuların basit kopyalarından oluşmaktadır. İnsan doğuştan hiçbir bilgiye sahip olmaz, John Locke’un ifadesi ile tabula rasadır. Ahlak salt akıl ve rasyon ile bulunamaz. Akıl ahlakın bulunmasında ancak ikincil bir nitelik taşıyabilir. Hume’a göre sebep sonuç ilişkisi ancak bir zihin alışkanlığından oluşmaktadır. Ahlakiliğin kıstası bizde olumlu bir duygu oluşturup oluşturmamasıdır, eğer üzerimizde olumsuz bir duygu oluşturuyorsa ahlaksızdır. Bir şeyden hoşnut olup olmayacağımızı belirleyen şey ise tamamen o olayın bize fayda sağlayıp sağlamadığıdır.

Olguların ahlaklı ya da ahlaksız olduğuna karar vermenin neye göre yapıldığını Hume, bir cinayet anlatısı üzerinden yapar. Siz bir cinayet vakasının olgusal tarafından baktığınızda onda hiçbir ahlaksızlık göremezsiniz. (Ortada sadece bir bıçak bir et parçasını yarmaktadır.) Ta ki düşüncelerinizi duygularınıza odakladığınızda bu olaya karşı bir hoşnutsuzluk duyduğunuzu hissedeceksiniz.

Toplumsal bir hayvan olan insanın mutluluğu içinde bulunduğu toplumdan gayrı düşünülemez. Toplumsal bir hayvan olması ve onun mutluluğunun toplumdan ayrı düşünülememesi, insanın hem topluma hem kendisine yaralı olan erdemler üretmesine zaman içinde sebep olmuştur. Hume erdemleri bunun üzerinden ikiye ayırır: doğal erdem ve yapay erdem. Doğal erdem iyilikseverlik, cömertlik, merhamet, zor durumda olana yardım, anne baba sevgisi gibi erdemlerdir. Bunlar insanın insan olmasının bir vergisidir ve dış bir baskı tarafından gelişmemişlerdir. Yapay erdem ise insanlığın tarih süreci içerisinde tecrübelerinden ortaya çıkan, üretilmiş erdemlerdir. Bunlara adalet, devlete bağlılık, iffet, nazik davranmak gibi erdemler girer.

3. Nietzsche Ahlakı

Nietzsche aydınlanma sonrası filozoflarındandır ancak aydınlanmanın değerlerini hiçbir zaman benimsememiştir ve dahası kendi çağının tüm ahlaki değerlerine, batı metafiziğine, felsefi, akımlara karşı çıkmıştır. Nietzsche’ye göre canlıların ortak olarak hissettiği temel istek “Güç Arzusu” dur ve toplum bu arzuyu baskılayan bir sistemdir. İyi, kötü, doğru, yanlış ve ahlak olgu değil bir sosyal yorumdur. Yaşamdan başka kutsal yoktur. İnsan çelişkili içgüdüleri, ilişkileri ve dürtülerinin bir sentezidir. Bu sentez insanı yeryüzünün efendisi kılmıştır. Ahlak da içgüdülerin girift dünyasında mevzilenen sınırlı hiyerarşilerdir (2002, s. 463). Nietzsche, insanı oluşun yazgısı olarak gördüğü ve oluşunun önlenemediği nihilizmin pasif bir süjesi değil, oluşun sonsuz döngüsü içinde değerleri sorgulayan ve yeni değerler yaratabilen dinamik bir öznesi olarak konumlandırmaktadır (Küçükalp, 2011, s. 42) İnsanı toplumsal bir hayvan olarak tanımlar. İnsanın doğası vahşi, tutkulu ve kuralsız ancak Avrupa’nın tarihsel sürecinde Batı kültürü ve metafiziği ile evcilleştirilmiş ve uyutulmuş olduğunu öne sürer.

Nietzsche’nin ahlakında temel bir kavram dekadans’dır. Dekadans: bir değer sisteminin çürüyüp yozlaşması, insanın zayıflaması, yaşam enerjisinin tüketilmesi ve gerilemesini kapsayan bir süreçtir. Nietzsche bu kavram üzerinden ölen ve yeniden doğan değerler yapısı anlatısı kurmaktadır ve üstinsan dediği içinde bulunduğu normlar ve toplumun dayattığı değerlere karşı çıkan ve kendi değerlerini oluşturan, kendi kendine yetebilen kişidir. Ona göre, toplum üst insanın ortaya çıkışına zemin hazırlayan bir araçtır. Toplumun diğer bireyleri, tıpkı heykelin yontulurken yere dökülen kırıntıları gibi üst insanı ortaya çıkarmak için bir gereçtir (Nietzsche, 2000, s. 50-51). Nietzsche’ye göre ahlaklı olmak içinde bulunduğu zorluklara küsmek değil tam tersine onları olduğu gibi kabullenmek ve kendi değerlerini bunun üzerinden kurmayı gerektirir. Bu kabullenme pasif bir kabullenme değildir, aktif ve yaratıcı olan özgürleştirici bir kabullenmedir. Bir şeyi değerli kılan şey ona ulaşmak için harcanan çaba ve yapılan fedakarlıklardır. Üstinsan için güç istenci onun yaşam enerjisinin yakıtıdır. Üstinsan özgür olmanın en üst düzeyine ulaşmıştır. Nietzsche Avrupa metafiziğinin tarih sürecinde ahlakın soylu kişilerin her yaptığının iyi; köylü veya köle kişilerin yaptığı her şeyin kötü olduğu bir hale evrildiğini ve bunun insan yaşamında bir dekadansa yol açmakta olduğunu anlatmaktadır.

Nietzsche Tanrı inancını efendinin refahını sürdürmesi ve kölenin zayıflamaya devam ettiği ve dekadans içinde ölmekte olan bir düşünce olarak görmektedir. Nietzsche “God is Dead” (Tanrı öldü.) sözünde Tanrı kavramının halk nazarında çoktan öldüğünü fakat bunun daha farkına varılmadığını ifade etmektedir. Hristiyan ahlakının insanı aşağılayan değerlerini ahiret inancı ile haklı çıkarması bir kurgu ve şaklabanlıktan başka bir şey değildir. Konuşan Tanrı değildir, rahiplerin duydukları şeytanın fısıltılarıdır. İnsan güçsüzlüğünden duyduğu eksikliği doldurmak için sürü psikolojisine girer. Sürü ahlakındaki kişi dünyaya başkalarının değerleri gözünden bakmaktadır. Köle ahlakında sürü psikolojisi içindeki bir kimse için ortalama üstü olan her kişi tehlikedir ve onlar sapkın kişilerdir. Köle ahlaki pragmatisttir, yararlı olan şey iyidir ve iyi olan şey tehlikesizdir. Kilisenin yetkinliğini yitirmesiyle birlikte Aydınlanma çağında kilisenin yitirilen değerlerini bilim doldurmuştur.

Bilim evrensel nitelikte değerler üretmeye çalışırken hizmet etmesi ve inanması gereken bir değere ihtiyaç duyar. Nietzsche, çilekeş olarak tanımladığı sürü insanının, Tanrı’nın değerlerini terk ederek akıl ve bilimin değerlerine yönelmesini, çilekeş sürü insanının çileci idealinin ulaştığı son aşama olarak değerlendirmektedir. (Blackham, 2005, s. 36) Modern bilimin insanlığa olabildiğince daha az acı hastalık ve sonsuz mutluluğun olduğu uzun yaşam vaadi, dinlerin vaatlerinden aşağı kalmayan vaatlerdir (Nietzsche, 2015b, s. 96). Dinin mutlak doğrusunu çürüttüğünü düşünen bilimin kendisini yeni bir mutlak doğru olarak göstermesi hatalıdır. Kısacası Tanrı inancının akıldışı putları gitmiş, yerini akıl ve bilim putları almıştır.

İnsanların biricik ve farklı farklı oluşu, şahsi ahlaki değerler kümelerinin oluşmasına olanak sağlamaktadır. Aynı şekilde hakikat de kişilerin farklı perspektiflerinden farklı farklı var olmaktadır. Genel geçer bir ahlakın bulunması orada dekadansın bulunduğunun kesin bir gösterimidir.

Toplum kendisinin dayadığı ahlak değerlerine uyanlara özgür der, ancak başkasının dediklerini yapana esir der. Nietzsche genel olarak özgürlüğe yapılan dış etkenlerin yokluğu tanımındansa daha pozitif bir anlamı olan kendi değerlerini yaratabilme kuvveti olarak tanımlamaktadır. Özgürlüğe ulaşmak kolay değildir, büyük cesaret ve içsel güç gerektirir ve özgür insan büyük oranda yalnızlık ile toplumsal dışlanmaya konu olur. Nietzsche’ye göre anlam arayışı varılacak bir son durak değil, hayat boyu yolunda yol alınacak bir yoldur.

Diğerkâmlık, diğer bir adıyla Özgeci ahlakı benimsemiş biri Nietzsche’ye göre kendi benliğini inşa edememiş, komünün ona dayattığı değerleri yaşan ve yozlaşmaya ister istemez katkıda bulunan kişidir. Nietzsche, Kant’ın ödev ahlakını eleştirirken onun genel geçer bir değer algısına sahip olmasının dekadansa götüreceği ve herkesin kendi ödevini bulmasını gerektiğini savunur.

Sonuç

Objektif ahlak kurgularına baktığımızda her birinde görmekteyiz ki olabildiğince evrensel olarak uygulanabilecek ve her uyguladığında mutlu bir topluma doğru ilerletecek ilkeler görüyoruz. Platon’un iyi ideası bilgi öğrenmek isteyen herkes tarafından takip edilebilecek niteliktedir, aynı şekilde Kant’ın pratik akıl ile bulacağımız ahlak kuralları da tanımı gereği evrensel olarak takip edilebilirlerdir. Her bir ferdinin ortak bir iyiye ulaşmak için çabaladığı bir toplum düşünecek olursak bu toplumun en ideal bir toplum olacağı sonucuna tabi olarak varılır.

Subjektif ahlak alanındaki görüşlerin farklı faklı yönlere dağıldığını görmekteyiz. Bu kurgulardan çoğuna baktığımızda toplumun tüm fertleri tarafından uygulanacak olursa o toplumu yaşanmaz bir hale getirecek özellikleri vardır. Sofistlerin herkesin ahlakının kendisine göre olması kurgusuna tüm toplumun uyduğunu hayal edersek o toplum; insanların birbirlerine yardım ettiği, dayanışma içinde olduğu bir toplum olmaktansa insanların ancak kanunlar ve yaptırımlar ile birbirlerinin haklarını gasp etmelerinden ve öldürmelerinden alı konabildiği, kural koyucuların ise kural koyma yetkilerini halkı sömürmek adına kullanacakları bir topluma eninde sonunda evrilecektir. Böylece ortaya yaşanmaz derecede bir sürü sıkıntıyla boğuşan bir toplum çıkmaktadır. Nietzsche’nin kurgusunu tüm toplumda gördüğümüzü düşünürsek de bu durumda kendini diğerlerinin dayattığı görüşlerden uzak tutacak, üstün insan olmak yolunda güç edinmek için birbirini yiyen insanlardan oluşan bir toplum karşımıza çıkıyor. Hume’un kurgusunda davranan bir toplum tasavvur ettiğimizde milletin kendi çıkarına baktığı ancak sosyal bir varlık olduğu için içinde bulunduğu toplumun mutluluğunu da isteyecek ve bu yüzden toplumunun da iyileşmesine yardım edecek bir insan topluluğu hayale gelir. Ancak böyle bir topluluğun kendi içinde mutlu ve adaletli olduğu doğru olsa da kendi milleti için çıkarcı olan bireylerden oluşmuş bir toplum, aynı Yahudiler gibi kendinden olanı ayıracak ve yabancı olanın hakkını tanımayacak yapabileceği tüm ayrımcılığı yapacaktır.

Görüldüğü üzere temellerini subjektif ahlaka dayamış bir toplum kaos ve zulüm diyarı olacak, olmasa bile kendinden tanıdığına iyi davranacak ancak yabancıya çıkarı dışında bir dirhem değer vermeyecek kimselerin yurdu olacaktır. Zira anarşi ile gelişen ve yükselen bir toplum olmadığı gibi yabancı gördüğüne dolu bir cüzdan olmaktan öte değer vermeyenlerin tarih boyunca ne gibi zalimlikler işlediği aşikardır.

Diğer yandan fazla ideal görünse bile evrensel ahlak üzerine kurulu bir toplum hem kendi insanına hem çevresine can suyu olabilecek; içinde de dışında da iyilik, güzellik ve mutluluk saçan bir topluluk olacaktır. Zira bunun kusurlu da olsa bir örneği tarih boyunca yer edinmiş İslam devletlerinde görülmektedir.

Metnin PDF haline erişmek için tıklayınız.

Kaynakça
  1. Platon. (2002). Devlet (H. Demirhan, Çev.). Sosyal.
  2. Tanrıverdi, H. (2012), “ Immanuel Kant’ın İman Anlayışı”, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1/2 37s.
  3. (1902). Enquiries Concerning The Human Understanding and Concerning The Principles of Morals, Yayıma hazırlayan L.A. SelbyBigge, Oxford: Clarendon Press.
  4. Mehmet, Ö. ve Tuncay, S. (2011), “ Kant’ın Yetiştirdiği Din Atmosferi ve Tanrı İnancı”, İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2(1) 105-126
  5. Nietzsche, F. (2002). Güç istenci: Bütün değerleri değiştiriş denemesi (S. Umran, Çev.). Birey Yayıncılık..
  6. Küçükalp, K. (2011). Nietzsche felsefesinde Apollon Dionysos ya da varlık-oluş karşıtlığı. Felsefe Dünyası Dergisi, 53, 41-52.
  7. Nietzsche, F. (2015b). İnsanca, pek insanca-1 (M. Tüzel Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  8. Blackham, H. J. (2005). Altı varoluşçu düşünür: Kierkegaard, Nietzsche, Jaspers, Marcel, Heidegger, Sartre (E. Uşşaklı, Çev.). Ankara: Dost Kitabevi.
Avatar fotoğrafı

Yusuf Selim Kahraman

İHYÂ – III

Teknopark İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi 3. Sınıf Öğrencisi

iletişim: yskkahraman11@gmail.com