Yahudi Tarihinin Kırılma Noktaları

Loading

Giriş

İbrahimî, Sami ve yahut peygamberî diye adlandırılan monoteist din grubunun üç dininden biri olan Yahudilik; bu dinler arasında en eski olanıdır. Yahudilik, bir dini, bir ırkı ve bir geleneği ifade eder. Bunun sebebi Yahudilik inancının sadece bir ırka yönelik olmasıdır. Ayrıca Yahudilik, inanç bakımından kapsadığı ırkın “hayat tarzını” ifade etmenin dışında; Yahudi olmayan insanlar için de bir inanç sunmuş ve ilk ahit olan “Nuh Ahit”ini göstererek “doğru bir hayat” sürmelerine vesile olmak istemiştir. Ancak önceden de belirttiğimiz gibi Yahudilik, “İsrailoğulları” ırkına yönelik bir dindir. Bundan dolayı, kendilerini İbrahim’e ondan sonraki iki İbrani ata olarak kabul edilen İshak ve Yakup’a dayandırırlar. Yahudiliğin başlangıcı ise Musa peygamber döneminde Musa peygamberin Tanrı ile olan ahitleşmesi ile başlar. Bunun dışında, Yahudilik, tarihi boyunca birçok önemli olaya tanık olmuş; dünyanın her yerine yayılmış ve bunların ışığında günümüzdeki haline ulaşmıştır. [1]

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Yahudilik, tarihinde “Dönüm Noktası” diyebileceğimiz bazı hadiselere şahit olmuş, bunların etkisiyle tüm dünyaya yayılmış ve bugünkü halini almıştır. Mabed Dönemleri, Sürgün (Diaspora) ve Siyonizm’in çıkışı bunlara örnek olarak verilebilir. I. Mabed ve II. Mabed olarak ayrılan Mabed dönemlerinin başlangıcı “Musa Ahit”ine dayanmakla birlikte, asıl başlangıcı “Süleyman Mabedi”nin inşası olarak kabul edilir. I. Mabed ve II. Mabed dönemleri arasında gerçekleşen Sürgün (Diaspora) Dönemi’nde ise Yahudiler, dünya geneline dağılmış ve yabancı devletlerin boyunduruğu altında tekrar birleşmeye çalışmıştır. Perslerin altında tekrar birleşen Yahudiler, daha sonrasında yeni bir mabed daha inşa etmişler ve böylece II. Mabed Dönemini de başlatmışlardır ve bu dönemde Ezra, Tanakh’ı düzenlemiş ve oluşturmuş, din kurumsallaşmıştır. Ardından Romalıların gelmesiyle ikinci kez Sürgün (Diaspora) edilen ve mabedi yıkılan Yahudiler, Rabbilerin ışığı altında Rabbani döneme geçiş yaptılar ve bu dönemde Talmud oluşturuldu. Bunların ardından gelen Orta Çağ ve Modern Dönemde Yahudilik, farklı düşünce ve mezheplere ayrıldı. Daha sonrasında Yahudiler, 1904’te bir Avusturya Yahudisi olan Theodore Herzl’in öncülüğünde başlattıkları “Siyonizm” hareketi ile Yahudiler, Yahudiliğin kendine has bir etnik soy olduğunu ve dünyanın farklı yerlerinde dağınık bir şekilde bulunan Yahudileri Filistin’de tekrar bir millet olarak bir araya getirmeyi hedeflemiştir. Bundan dolayı, biz bu makalede Yahudi tarihinin dönüm noktalarını detaylı ve objektif bir şekilde dini ve tarihi açılardan ele alarak, bunların Yahudiliğe olan etkilerini konu alacağız.[2]

İbrani Atalar

Her ne kadar Yahudilik, dini bir gelenek olarak Hz. Musa Döneminde başlasa da aslında Yahudi soyunu İbrani atalar olarak adlandırılan sırasıyla Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakup’a dayandırır. Hz. Yakup’tan sonra gelen onun on iki oğlu ise on iki kabileye ayrılmış ve ardından dünyaya yayılmışlardır.

Hz. İbrahim’in hangi dönemde yaşadığı bilinmemesine rağmen MÖ 2200-1400 yıllarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Sami dinlerin (Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam) müşterek olarak kabul ettiği bir peygamberdir. Tevrat’a göre Ur şehrinde doğmuştur ve ilk vahyin Ur şehrinde geldiği söylenir. Soyu “İlk Ahit”i gerçekleştiren Hz. Nuh’a dayanır ve babası Terah (Azer)’tır. İbrahim’in babası Terah (Azer) bir putperesti ve en büyük tanrı olan Sin’e tapıyorlardı. Tanrı onu böyle bir dönemde peygamberlik ile müjdelemiştir. Daha sonrasında ise tanrı tarafından kendisine müjdelenen ve miras olarak verilen diyara gitmesi emredilmiştir. Bu sırada Terah, oğlu Haran’ın ölümünden sonra oğlu İbrahim’i, torunu Lut’u ve İbrahim’in eşi olan Sarah’ı yanına alarak Kenan’a gitmek üzere Ur’dan ayrılıp Harran’a gitmiştir. Terah Harran’da ölmüş ve Hz. İbrahim 75 yaşında tanrının emriyle eşi Sarah’ı, yeğeni Lut’u ve yanında çalışan insanları yanına alarak tekrardan Kenan Şehrine gitmiştir. Burada Sarah’ın cariyesi olan Hacer’den Hz. İsmail dünyaya gelir. Daha sonrasında Hz. İbrahim tanrı ile ahit yapar. Buradaki ahit kavramı çok önemlidir çünkü tanrı bunu yaparak Hz. İbrahim ve onun kavmini üstün kılar ve böylece Yahudi kimliği ortaya çıkmış olur. Hz. İbrahim’in Yahudilerin atası olmasının sebebi de budur. Ayrıca ahitte Hz. İbrahim’e ve soyuna Kenan Diyarı ebedi mülk olarak vaad edilir ve eşi Sarah’a Hz. İshak müjdelenir ve Hz. İshak dünyaya gelmiş olur.[3]

Hz. İshak, Hz. İbrahim’den sonra Yahudilerin ikinci atasıdır. MÖ. 1900-1800 yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Hz. İbrahim ve Sarah’ın oğludur. İshak ismi İbranicede “gülmek” anlamına gelen “sahak” kökünden gelmektedir. Tevrat’a göre Hz. İbrahim Mamre meşeliğindeki çadırının önünde oturuyorken üç adam belirir (Rab), Hz. İbrahim hemen oraya koşar ve onların önünde eğilir, hürmet ve hizmet eder. Daha sonrasında Rab ona gelecek yıl bir daha geleceğini ve bu sefer eşi Sarah’dan bir çocuğu olacağını söyler. Bu sırada olanları çadırdan dinleyen Sarah bu yaştan sonra çocuğu olacağını duyduğunda için için güler. Rab bunları duyduktan sonra Sarah’a niçin güldüğünü sorar ve bu sorudan korkan Sarah gülmediğini belirtir. Bundan sonra Rab onlara doğacak çocuğun ismini Yitshak (İshak) konulmasını emreder –bu isim Tanrı güldü veya Tanrı (çocuğa) tebessüm etti gibi anlamlara gelmektedir- ve Hz. İbrahim’in soyundan büyük ve güçlü bir ulus türeyeceğini, insanlığın onların sayesinde kutsanacağını belirtir. Hz. İshak’ın gençliğinde ve çocukluğunda önemli diyebileceğimiz iki hadise gerçekleşir. Bunların ilki Hz. İsmail’in Hz. İshak’a gülmesinden sonra Sarah’ın İsmail ve annesi Hacer’i evden uzaklaştırmak istemesidir. Tanrı, Hz. İbrahim’e Sarah’ı dinlemesini gerektiğini çünkü onun soyunun İshak’tan türeyeceğini söyler. Bu durumda Hacer ve Hz. İsmail evden atılır. Diğer bir hadise ise Hz. İshak’ın kurban edilmesidir. Tevrat’a göre kurban edilmek istenen İshak’tır ve o delikanlılık çağına geldiğinde Hz. İbrahim Rab tarafından imtihana tabi tutulur ve Moriya diyarında Hz. İshak’ın kurban edilmesi gerektiğini söyler. Daha sonra İshak ile Moriya diyarına giden Hz. İbrahim Hz. İshak’ı kurban etmeye teşebbüs eder ve bu sırada bir melek onu durdurur ve Rab tarafından onlara kurban edilecek bir koç takdim edilir. Rab tekrardan Hz. İbrahim’e zürriyetinin çoğaltılacağı müjdeler. Sarah’ın ölümünden sonra yaşı ilerlemiş olan Hz. İbrahim Hz. İshak’ı evlendirmek istedi. Bunun için kölesi Eliezer’i bu işle görevlendirir ve Tevrat’a göre onu Harran’a gönderir. Bundan sonra Hz. İshak, Hz. İbrahim’in kardeşi olan Nahor’un torunu Rebeka ile evlenir. Evliliklerinden yirmi yıl sonra Hz. İshak’ın duası üzerine Rebeka hamile kalıp ikiz doğurur. İlk çocuğun ismi Esav, ikincisinin ismi ise Yakup idi. [4]

Hz. Yakup, Hz. İshak’tan sonra Yahudilerin üçüncü İbrani atasıdır. Hz. İshak ile eşi Rebeka’nın oğlu olup Esav’ın ikiz kardeşidir. Tevrat’a göre Hz. İshak Esav’ı daha çok severken, Rebeka Yakub’u daha çok sevmekteydi. Bundan dolayı Hz. İshak ölümüne yaklaştığı bir zaman oğlu Esav’a onun için avlanmasını ve avından ona güzel yemekler yapması gerektiğini, bu sayede onu mübarek kılacağını söyler. Bunları işiten Rebeka, oğlu Yakub’a sürüdeki iki iyi oğlağı almasını emreder. Bu iki oğlaktan güzel yemekler yapan Rebeka, Yakub’a bunları babasına sunmasını söyler. Hz. İshak yaşlandığından dolayı gözleri görmüyordu ancak Esav kıllı, Yakup kılsızdı. Şayet Hz. İshak Yakub’a dokunmak isterse Yakub’un onu aldattığını anlayacaktı. Bundan dolayı Yakub’a o iki oğlağın derisini giydirdiler. Yakub, Hz. İshak’ın yanına gidip ona yemeklerini sunduğunda Hz. İshak onun Esav olduğuna inandı ve onu mübarek kıldı. Bunun kıskançlığında olan Esav, Yakub’u öldürmek ister. Bunun üzerine Yakub hem Esav’dan kurtulmak hem de kızlarından birini almak için Paddaranam’a, dayısı Laban’ın yanına gider. Zira babası İshak, Yakub’un dayısının kızlarından birisini almasını söyler. Dayısının iki kızı olan Leah ve Raşel ile evlenen Hz. Yakup bu iki evliliğin her biri için yedi yıl dayısına hizmet eder. Yakub’un bu iki evliliği ile onların cariyelerinden toplam on iki oğlu (Ruben, Şimon, Levi, Yahuda, İssakar, Dan, Naftali, Gad, Aşer, Zebulun, Yusuf, Bünyamin) olur. Aynı zamanda çok zenginleşen Hz. Yakub’u Laban’ın oğulları kıskanınca Paddaranam’ı terk eder ve Kenan diyarına gider. Tevrat’taki bir ifadeye göre Hz. Yakub’a Tanrı tarafından Tanrı ile güreşen anlamına gelen “İsrail” ismi verilir ve bunun sebebi Kenan diyarına giderken Hz. Yakub’un Tanrı veya onun meleği ile güreşmesidir. Daha sonra Kenan’da kardeşi Esav ile barışan Hz. Yakub Kenan diyarına yerleşir ve bir kez daha zürriyetinin çoğaltılacağı vurgulanır. Ayrıca Tevrat’ta Hz. Yakub’un oğulları arasında en çok Yusuf’u sevdiği çünkü onun yaşlılıktaki oğlu olduğu bundan dolayı ona değer verdiği vurgulanır. Bundan dolayı onu kıskanan kardeşleri onu öldürmeye teşebbüs ederler lakin mucizevi bir şekilde kurtulan Yusuf Mısır’a gider. Oğlunun acı haberini alan Hz. Yakup çok üzülür. Daha sonrasında Kenan diyarında kıtlık çıkınca Hz. Yakup on oğlunu Mısır’a gönderir. Bünyamin’i göndermez çünkü ona bir zarar gelmesinden korkar. Bu sırada Hz. Yusuf, dönemin Firavunu tarafından Mısır’ı gelecek kıtlığa hazırlasın diye Mısır’a hükümdar olarak atanmıştır. Daha sonrasında kıtlıktan dolayı Mısır’a buğday almaya gelen on kardeş, Hz. Yusuf ile görüşmüşler ancak onu tanımamışlardır. Ancak onları tanıyan Hz. Yusuf onlara niye kardeşi Bünyamin’i yanlarında getirmediklerini sorar ve eğer Bünyamin’i getirmezlerse onları öldüreceğini söyler. Daha sonra Şimon’u da esir alan Hz. Yusuf geri kalan kardeşleri aç babalarına gönderir ve bir daha gelirken kardeşleri Bünyamin’i de yanlarında getirmelerini ister. İlk başta göndermemekte ısrarcı olan Hz. Yakup, daha sonrasında ikna olur ve onları kardeşleri Bünyamin ile Mısır’a tekrar gönderir. Bünyamin’i gören Hz. Yusuf onları tekrar geri gönderirken onların içindeki Bünyamin’i hırsızlıkla suçlar ve onu kölesi yapmak ister. Daha sonra kardeşlerinin ısrarına dayanamayan Hz. Yusuf, onlara kendini açıklar ve onlara babalarına gidip onu da alıp Goşen diyarına gelmelerini söyler. Bu olanları işiten Firavun ise bu olaydan hoşnut olup onlara Mısır’a gelmelerini ve geldiklerinde onlara en güzel arazileri vereceğini söyler. Böylece babalarının yanına giden kardeşler Hz. Yakup’a Yusuf’un yaşadığını, Mısır yöneticisi olduğunu ve onları Mısır’a çağırdığını söylerler. Bu durumdan çok hoşnut olan Hz. Yakup Mısır’a gitmeyi kabul eder ve böylece Hz. Yakup ve onun on iki oğlu Mısır diyarlarına yerleşmiş olur.[5]

Hz. Musa Dönemi

Hz. Musa, Yahudiliğin en önemli peygamberi kabul edilmekle birlikte İbrahimî din olan Hıristiyanlık ve İslam’da da çok önemli bir peygamber olarak geçmektedir. Hz. Musa’nın doğduğu dönemde Hz. Yakup ve onun soyu büyümüş ve güçlenmişti. Aynı zamanda Hz. Yusuf’un kim olduğunu bilmeyen ve İbrani soyunun bu kadar güçlenmesinden rahatsız olan yeni bir Firavun gelmişti. Bu yeni Firavun İbrani soyuna eziyet etmeye, hatta yeni doğan erkek çocuklarını öldürmeye başladı. İşte Hz. Musa böyle bir dönemde Mısır’da dünyaya gelmiş bir peygamberdir. Tevrat’a göre Hz. Musa Levi soyundan Amram ve Yokebed’in oğludur. Hz. Musa çok güzel bir oğlandı ve doğduğunda annesi Yokebed onu üç ay boyunca gizlemiş, daha sonra gizleyememeye başlayınca sazdan bir sepet alıp zift ve harçla sıvadı ve Hz. Musa’yı içine koyarak ırmağa bıraktı. O sırada ırmağa yıkanmaya gelen Firavunun kızı, saz sepeti görür ve onun içine baktığında bir erkek oğlan olduğunu görür. O an Firavunun kızına bir acıma gelir ve Hz. Musa’yı evlatlık olarak alır. Lakin Hz. Musa bir türlü susmuyordu. O sırada olanları kenardan izleyen Miryam (Hz. Musa’nın kız kardeşi) Firavunun kızına yaklaşır ve ona Hz. Musa’yı emzirecek birisini bulabileceğini söyler. Böylece Miryam annelerini getirerek Hz. Musa’yı emzirtti ve Firavunun kızı ona Hz. Musa’yı alıp onu büyütmesini söyledi. Bazı Yahudi bilginler Firavunun kızının böyle bir şey yapmasının sebebi belli bir vakit geçirerek Hz. Musa’yı kendi çocuğu gibi göstermeye çalışmasıdır. Zira Firavunun kızı evli fakat çocuğu olmuyordu. Çocuk sütten kesildiği zaman Yokebed Hz. Musa’yı Firavunun kızına geri verir ve böylece Hz. Musa bir prens olarak sarayın içine girmiş olur. Daha sonra delikanlı olan Hz. Musa, İbrani kardeşlerinin yaşadığı sıkıntıları fark eder. Ve bir gün bir Mısırlının bir İbraniyi dövdüğünü görür. Mısırlıya bir tokat (yumruk) atar ve Mısırlı oracıkta ölür. Daha sonra her ne kadar Hz. Musa olayı saklamaya çalışsa da bu olay Firavunun kulağına gider ve Firavun onu öldürmek için arar. Bundan dolayı Hz. Musa Medyen (Midyen) diyarına kaçar ve oradaki kâhinin (Reuele ya da Yitro) kızlarına sürüyü sulamada yardım eder. Daha sonra kâhin ile yaşamaya başlayan Hz. Musa kızı olan Tsippora(zipporah)’yı kendine eş olarak alır. Hz. Musa’nın bu evlilikten Gerşom ve Eliezer adında iki oğlu olmuştur. Hz. Musa Medyen’de yaşarken Mısır yönetimindeki onu öldürmek isteyen herkes ölmüş, böylece Hz. Musa’ya Mısır’daki yönetimle konuşabilme şansı doğmuştur. Hz. Musa’nın Medyen(Midyan)’e gelişinin kırkıncı yılında Horab Dağı’nın çevresinde bir çalının arkasından ateş alevinde Tanrı veya onun meleğini görmüş ve onun peygamber olarak seçilmesi müjdelenmiştir. Burada Tanrı adını Yahve (Yehova) olarak açıklamış, Hz. Musa’ya bir asa ve mucizeler vermiş, onu Mısır’a gidip Firavuna gitmek ile görevlendirmiştir. Hz. Musa dilinin ağır (peltek dilli olan Hz. Musa pek iyi konuşamazmış) olduğunu söylemiştir. Bunu duyan Tanrı Yahve (Yehova) sinirlenmiş ve kardeşi Harun’u ona yardımcı olarak vermiştir. Böylece Mısır’a, Firavunun yanına giden Hz. Musa Firavuna Tanrının kavmini (İsrailoğulları) bırakmasını ve onlara eziyet etmemesini söylediler. Firavun onların Tanrısını tanımadı ve İsrailoğulları’nın yükünü ve işini arttırdı. Daha sonra İsrailoğulları Hz. Musa ve Hz. Harun’a yükleri ağırlaştığı için onlara sitem ederler ve onları dinlemezler. Daha sonra tekrar Firavunun yanına giden Hz. Musa Firavuna birçok mucize gösterir (değneğin yılan olup diğer yılanları yutması gibi) ancak Firavun inanmaz. Daha sonra Mısır’da on musibet (suların kana dönüşmesi, kurbağalar, tatarcık, at sineği, hayvanların ölümü, çıbanlar, dolu, çekirge, üç gün süren karanlık, ilk doğanların ölümü) meydana gelir. İlk doğanların ölümünden sonra Mısır halkının baskılarına da maruz kalan Firavun en son İsrailoğulları’nın gitmesine izin verir. Daha sonra gece vakti yola koyulan İsrailoğulları ilahi bir talimat ile sahil yolu yerine Kızıldeniz çölü yolunu tercih ederler. Bu sırada pişman olan Firavun ve onun ordusu onları takip eder ve Kızıldeniz’in orada karşılaşırlar. İsrailoğulları can korkusu ile Hz. Musa’ya sitem ederler lakin Rab ona asasını denize vurmasını söyler ve Kızıldeniz ikiye yarılır. İsrailoğulları denizi geçerken, Firavun ve ordusu denizde boğulur. Daha sonra Mısır’dan Sina çölüne kadar belli zorluklarla karşılaşan İsrailoğulları, her sıkıntıda (açlık, susuzluk, vb.) Hz. Musa’ya ve onun Rabbine sitem ettiler. Lakin Rab onlara lütuf gösterdi ve her sıkıntılarını giderdi. Sonunda İsrailoğulları Mısır’dan çıkışlarının üçüncü ayında Sina Çölüne vardılar. Rab Hz. Musa’yı Sina Dağına çıkardı. Rab, kavim onun ahdine uysun ve ona ebediyen inansın diye Sina Çölüne varışlarının üçüncü günü koyu bir bulut olarak Sina Dağının üstünde kavmine göründü. Daha sonra Hz. Musa, Sina Dağına çıkıp oruçlu bir şekilde kırk gün boyunca orada kalır. Orada Tanrı ile bir ahit yapılır ve “On Emir” taş bir levha halinde Hz. Musa’ya takdim edilir. Daha sonra Rab Musa’ya dağdan inmesini, zira kavminin sapıttığını söyler. Hz. Musa dağdan indiğinde kavmin altın bir buzağına taptığını görür ve bunu Hz. Harun’a sorar. Tevrat’a göre kavim, olması gerektiğinden geç kalan Hz. Musa’dan umudu kesip Hz. Harun’dan onlar için bir ilah yapmasını söylerler. Hz. Harun, onlardan altın neleri varsa getirmelerini söyler ve onları ateşte eritip buzağı haline getirir. Daha sonra kavmin buzağına taptığını gören Hz. Musa elindeki “On Emir”in levhalarını elinden atar ve onları dağın eteklerinde kırar ve gider İsrailoğulları’nın taptıkları buzağını parçalar ve onlara çok büyük bir günah işlediklerini ve bunun için Tanrı’dan kefaret isteyeceğini söyler. Daha sonra ikinci bir kırk gün daha dağda yemeden ve içmeden Tanrı ile görüşür. Daha sonra yeni bir ahit levhası ile dönen Hz. Musa ve kavmi levhaları bir sandığın içine (ahit sandığı) koyup onu da bir çadırın içine koydular. O çadır artık bir toplanma yeri idi ve aslında “Mabed” denilen şeyin temelleri atılmış oldu. Daha sonra Mısır’dan çıkışın ikinci yılının ikinci ayında Hz. Musa İsrailoğulları’nın nüfus sayımını yapar ve Rabbin emri ile Sina Çölü’nden Paran Çölü’ne giderler. Burada kutsal topraklara yani Kenan diyarına savaşarak girmek istemeyen İsrailoğulları, kırk yıl boyunca (yani bir nesil ölünceye kadar) Paran Çölü’ne mahkûm edilir ve Kenan diyarına Hz. Musa döneminde girilemez. Hz. Musa Kenan diyarına giremeden vefat eder.[6]

I. Mabed Dönemi

Hz. Musa döneminde girilemeyen Kenan diyarına ondan sonra gelen Nun oğlu Yeşu döneminde Filistîler ile olan savaşla birlikte girilecektir. Hz. Yeşu’nun önderliğinde Kenan topraklarının büyük bir kısmı fethedilmiş ve Yakub’un on iki oğlunun kabul edilen on iki kabile arasında paylaşılmıştır. Hz. Yeşu’nun ölümüne yakın bir tarihte bütün kabileleri Toplanma Çadırının içinde toplamış ve onlardan Tanrıya sadık kalacakları ile ilgili söz almıştır. Hz. Yeşu’nun ölümünden sonra ise kabileler “Hakimler” diye adlandırılan karizmatik liderler tarafından düzene koyulmuşlardır. Bu dönemde yine İsrailoğulları’ndan bazıları Kenanlı kavimlerden etkilenerek onların tanrılarına tapmış ve Tanrı Yahve tarafından cezalandırılmışlardır. Yani İsrailoğlulları Tanrı Yahve’nin sözüne ve ahdine uydukları sürece mükâfatlandırılmış ve uymadıkları zaman da cezalandırılmışlardır. Hakimler döneminin devamı krallık sürecidir. İsrailoğulları o dönemde Filistîler ile olan savaşta onlara önderlik eden peygamber Samuel’den kendileri için bir önder istemişler ve Tanrı Yahve önder olarak Bünyamin kabilesinden Saul’u lider olarak atamıştır. Daha sonra Saul, önderlik konusunda başarısız olunca Tanrı Yahve bu sefer Filistîler ile olan savaşta büyük kahramanlıklar gösteren Yehuda kabilesinden Davud’u kral olarak kutsamıştır ancak o dönemde Saul ile çekişmede olduğu için sadece Yehuda kabilesi tarafından kabul görmüştür. Saul’un ölümünden sonra diğer kabilelerin de onayını alan Davud bu dönemde kral olarak kabul görmüştür. Daha sonra Davud, kabileleri bir araya toplamak amacıyla Kudüs (Yeruşalayim) fethetmiş, orayı krallığın merkezi yapmış ve ahit sandığını oraya getirmiştir. Daha sonra tahta oğlu Süleyman geçmiş ve Kudüs’e, ahit sandığının oraya görkemli bir “Mabed” inşa etmiştir (MÖ 10. yy). Böylece I. Mabed Dönemi resmen başlamış olur. Süleyman’ın ölümünden sonra krallık kuzeyde İsrail ve güneyde Yehuda şeklinde ikiye bölünmüştür. Güneyde iki kabile Yehuda ve Bünyamin kabileleri olarak Kral Süleyman’ın oğluna bağlılık gösterirken, geri kalan on kabile kuzeyde Yeroboam’ı kendilerine kral olarak seçtiler ve bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu tarihte Tanrının krallığı Davud soyundan ilerletme sözüne karşı bir başkaldırı olarak algılanmış ve aslında Yahudi tarihinin ilk dini-siyasi bölünmesi olmuştur. Daha sonraki dönemlerde bu on kabile, Tevrat öğretisinden sapıp politeist bir din anlayışı içine girmişlerdir. Kısa bir süre sonrada Asurlular tarafından işgal edilen İsrail krallığı, Asurlular tarafından yıkılmış ve sürgüne gönderilmiştir (MÖ. 722-721). Daha sonra sürgüne gönderilen bu on kabile Yahudilikte “Kayıp on kabile” efsanesi olarak anılmıştır. Sürgüne gönderilen bu on kabilenin tarih sahnesinden tamamen silindiği ve varlığına son verildiği kabul edilmektedir. Güneyde bulunan Yehuda devleti ise kuzeydeki devletin Asurlular tarafından yıkıldığı sırada önemli dini reformlar geçirmiş ve din politeist figürlerden arınmıştır. Lakin Reformu yapan yöneticilerin ardından gelen yöneticiler politeist anlayışı geri getirmişler ve bundan sonra Yehuda krallığı Babilliler tarafından yıkılmış (MÖ 586), halk Babil’e sürgüne gönderilmiştir ve Süleyman Mabedi yıkılmıştır. O dönemde yaşamış olan peygamberler bunun yaşanmasının sebebinin Tanrı ile olan ahitten uzaklaşmalarına ve bunun sonucu Tanrı tarafından cezalandırıldıklarına bağlarlar. Bu dönemde Yahudi halkının dini ve kültürel merkezi Babil olmuş, İsrailoğulları tamamen monoteist bir kavim olmanın yolunda önemli adımlar atmış, İsrailoğulları’nın dini ve etnik bir topluluk olma kaygısıyla nesep ilişkisini ön plana alacak birtakım uygulamalar yapılmış ve bu tarihe I. Sürgün (Diaspora) Dönemi olarak geçmiştir.[7]

II. Mabed Dönemi

Babillilerin yerine bölgenin yeni hâkimi olan Pers (Ahameniş) Kralı Keyhüsrev, sürgündeki İsrailoğulları’nın geri dönmelerine ve Mabed’i tekrar inşa etmelerine izin vermiştir. Hatta bu gün Yahudilikte Purim Bayramı olarak geçmektedir. Temelleri Yehuda’ya vali olarak atanan ve Davud soyundan gelen Zerubavel tarafından atılmış olup, Mabed’in inşası Pers Kralı Daryus döneminde tamamlanmıştır (MÖ 520-515). Daha sonra Yehuda’ya vali olarak getirilen Nehemya ile büyük bir din âlimi olan Ezra ile Kudüs yeniden yapılandırılmış ve Tevrat öğretisinin doğrultusunda dini-sivil teşkilatlanma sürecine gidilmiştir. Bu süreçte Ezra tarafından oluşturulan ve ortaya çıkarılan Tanakh, onu unutan halka Ezra tarafından okunup açıklanmış; halk Tevrat öğretisine ve Tanrı Yahve’ye bağlı kalacaklarına dair söz vermiş ve bu yazılı bir vesika olarak saklanmıştır. Bu refah ve mutluluk süreci ikinci Mabed’in Romalılar döneminde yıkılmasına kadar sürmüştür (MS 70).[8]

Aslında İkinci Mabed Dönemi bir nevi Yahudiliğin kurumsallaşma dönemi olarak ele alınabilir. Çünkü bu dönemde Ezra tarafından Tevrat öğretileri düzenlenmiş, Tanakh oluşturulmuş ve bu öğretiler halka okutulup açıklanmıştır. Ezra’nın öncülüğünde Tevrat’ı öğretme ve onu yorumlama amacıyla ortaya çıkan ve yeni hükümler ortaya koyan Âlim sınıfı (Soferim) bu tartışmaları için Büyük Meclis’i (bet kineset ha-godol) kurmuştur. Bunlara ek olarak Grek yönetimine karşı bağımsızlığını kazanan Haşmonaylar’ın bir asırlık yönetim sürecinde İsrailoğulları tarafından monoteist din kimliğinin kesin olarak benimsenmesi, Tevrat çalışmalarının ilerletilmesi, düzenli dua kültürünün oluşturulması, yabancı kişilerin Yahudiliğe kabulü gibi inanç ve uygulamaların ortaya çıkması aslında bu dönemin Yahudiliğin kurumsallaştığı ve sistemleştiği dönem olarak kabul edilmesine sebebiyet vermiştir. Ayrıca Haşmonay hanedanının döneminde Yahudiler kendi aralarında gruplaşmış ve “Ferisiler”, “Sadukiler” ve “Esseniler” cemaatleri bu dönemde ortaya çıkmıştır.[9]

II. Sürgün (Diaspora) Dönemi

Pers Döneminin Makedonya Kralı Büyük İskender tarafından sona erdirilmesi ile birlikte Yehuda bölgesine Grek yönetimi hâkim olmuş ve daha sonra İskender’in ölümü ile topraklar generaller arasında paylaşılınca Yehuda bölgesi sırasıyla Plotemi ve Selevki Krallıkları tarafından yönetilmiştir. Bu dönemde Yahudiler İskenderiye, Antakya ve Ege havzasına yerleştirilmiş ve oradaki Grekçe konuşan Yahudi halk ile beraber Yahudiler Grek kültüründen etkilenmiş ve aslında Helenileştirilmiştir. Bu dönemde havzalara yerleştirilen ve Grekçe konuşan Yahudiler cemaatler kurmuş ve bu dönemde “Diaspora Yahudiliği” ortaya çıkmıştır. Bunlara ayriyeten gerçekleşen Yahudi halka zorla politeist Grek dinini benimsetme çabası Selevki Krallığı döneminde gerçekleşmiş ve daha sonra bunlara dayanamayan dindar Yahudi kesim silahlı direnişe geçmiş ve bunda muvaffak olarak Haşmonay hanedanının yönetimine geçmiştir. Haşmonay hanedanı bağımsızlığından kısa bir süre sonra ise yarı bağımsız krallık halini almıştır. Daha sonra Roma’nın Selevki Krallığı’nı ele geçirip Yehuda bölgesine müdahele etmesiyle yarı bağımsız krallık olan Haşmonay devri bitmiştir. Bu dönemde Yahudiler ile Romalılar arasında büyük çatışmalar olmuş, bu çatışmalar büyük yahudi isyanı ile sonuçlanmıştır. Dört yıl süren bu isyan sonucu Kudüs Romalılar tarafından kuşatılmış, Mabed bir kez daha yıkılmıştır (MS 70). Daha sonra Romalıların Kudüs’ü kendi dinlerine adanmış bir şehir yapma projesi bir büyük isyana daha sebebiyet vermiş ve bu sefer Yahudiler Kudüs’ten sürgün edilmiştir. Bu Sürgün, II. Sürgün (Diaspora) Dönemi olarak geçer.[10]

Rabbani Dönem, ataları Ferisi olan ruhban sınıf olarak kabul edilen Rabbilerin ışığında gerçekleşmiş bir dönemdir. Bu dönemde, Mabed olmadığından dolayı kurban ibadetleri yerine getirilememiş, bunların yerini sinagog ve sinagog ibadetleri almış ve Hz. Harun soyundan gelen kohenlerin yerini Rabbiler almıştır. Bu dönemde atalarının ferisi olması sebebi ile Tevrat’a büyük önem verilmiş ve Tevrat yorumlanarak sözlü Tevrat dediğimiz Talmud ortaya çıkarılmıştır. Hatta bu yüzden bu döneme “Talmud Dönemi” de denmektedir. Bu dönemde Filistin (Kudüs) ve Babil’deki Rabbilerin Tevrat üzerine yaptıkları yorumlamaları yazıya geçirmesi ile Babil ve Filistin (Kudüs) olarak iki Talmud ortaya çıkmıştır. Lakin Filistin (Kudüs) Talmud’u daha tamamlanamadan 5. yüzyılda derlenmesi gerekmiş ve buna karşın tamamlanması iki yüzyıl daha geç süren Babil Talmud’u ortaya daha kapsamlı bir Talmud olarak geliyor. Ayrıca bu dönemde ortaya çıkan Hıristiyanlık, Roma’nın ana dini olmuş ve aslında Yahudiliğe rakip olmuştur ve bu da Yahudilik ile ilgili olan çalışmaların artmasının sebeplerinden biri olmuş olabilir.[11]

Ortaçağ’da Yahudiler Müslüman ve Hıristiyanların yönetimine girmiş ve bu dönemde Yahudiler bu iki toplumda farklı muamele görmüştür. Hıristiyan Roma Dönemi’nde Kudüs’ten kovulan Yahudiler, Hz. Ömer döneminde tekrar Kudüs’e girme fırsatı bulmuş, dini-sosyokültürel açıdan organize olmalarına ve dinlerini icra etmelerine izin verilmiştir. Bu da iki topluluğun birbirlerinden etkilenmelerine imkân tanımış ve Yahudiler bir nevi ikinci altın çağını yaşamıştır.[12]

Ortaçağ’da 8. ve 9. Yüzyıllarda Avrupa Yahudileri dışında Yahudilerin büyük bir çoğunluğuna hâkim olan Abbasi yönetiminde, Rabbani Yahudiliğe bir alternatif olarak Karai Yahudiliği ortaya çıkmıştır. Bu mezhep Rabbilerin ortaya çıkardığı Talmud’u reddedip kendilerine sadece Tanakh’ı doğru olarak görmüşlerdir. Her ne kadar biz onların oluşum sürecini Abbasi Dönemine dayandırsak bile onlar kendilerini sonradan oluşmuş bir mezhep olarak görmemişler ve kendilerini Musa öğretisinin doğru yorumlayıcıları olarak görmektedirler. Ayrıca bu mezhebin bazı dini-kültürel konulardaki uygulamalarını İslami uygulamalarına benzetmek mümkündür, zira bu mezhep Abbasi Döneminde ortaya çıkmış olduğundan bazı konularda İslam’dan etkilenmesi normaldir. Rabbiler, ilk başta bu mezhebi kabul etmemiş ancak bu zamanla aşılmış ve Karailer ile Rabbanilerin birlikte din akademilerinde eğitim almalarına izin verilmiştir. Ayrıca bu dönemlerde Rabbani Yahudilik Sefarad ve Aşkenaz olarak ikiye ayrılmıştır. Aşkenaz Yahudileri Roma yoluyla Orta ve Doğu Avrupa’ya yayılan Yahudileri ifade ederken, Babil Yahudiliği’nin devamı olarak kabul edilen Sefarad Yahudileri ise İspanya-Portekiz ve Kuzey Afrika kökenli Yahudiler’i kapsamakla birlikte, günümüzde Orta Doğu ve Asya kökenli Yahudileri ifade etmek için de kullanılmaktadır. Sefarad Yahudileri çoğunlukla Müslüman yönetim altındayken, Aşkenaz Yahudileri çoğunlukla Hıristiyan yönetim altındaydı. Müslüman yönetim altında olan Sefarad Yahudileri hem dini hem ilmi alanda daha rahat iken Aşkenaz Yahudileri Hıristiyan yönetimde baskılar altında tutulmuştur. Bundan dolayı Sefarad Yahudileri Aşkenaz Yahudilerinden çok daha ileri bir seviyede bulunmuş ve o dönemde Musa ibn Meymun gibi birçok din ve ilim adamı yetiştirmiştir.[13]

Hıristiyan bölgelerde ise Yahudiler, Müslümanların hüküm sürdüğü bölgelere göre çok daha sert ve zor şartlar altında yaşamış, İsa/Mesih’i öldürmekle suçlanmış ve onlara “Tanrı’nın Katilleri” lakabı takılmış, Orada yaşanan çoğu suçun ardından her zaman Yahudiler suçlu bulunmuş ve öldürülmüş ve Yahudiler zorla Hıristiyan edilmeye başlanmıştır. Burada Müslüman yönetim ile Hıristiyan yönetim arasında bir karşılaştırma yapmak gerekirse Müslüman bölgelerde Yahudiler her ne kadar ikinci planda da olsa yaşama hakkı elde etmiştir lakin Hıristiyan bölgelere baktığımızda sürekli Yahudilere baskı uygulanmış adeta yaşamalarına izin verilmemiştir. Bundan dolayı Sefarad Yahudileri Aşkenaz Yahudilerinden daha ileri bir seviyeye ulaşmıştı.[14]

Ortaçağ’dan sonra gelen Modern dönemde Yahudiler aydınlanma hareketleri içerisine girmiştir. Bu aydınlanma hareketlerinin amacı Yahudileri yaşadıkları Hıristiyan topluma entegre etme ve modernleştirmektir. Bu aydınlanma hareketlerine “Haskala” denir. Bu dönemde Yahudiler öncelikle Batı Avrupa olmak üzere yaşadıkları yerde eşit vatandaşlık şartları elde etmiştir. Lakin Yahudiler, bu modernleşme sürecinde Yahudi kimliklerinden taviz vermişler, Yahudi din geleneği ve Yahudi kimliği ciddi bir şekilde değişime ve kırılmaya maruz kalmıştır. Bu dönemde toplum yerine birey, din ve gelenek yerine akıl tercih edilmiş ve bu aydınlanma hareketleri ile din toplumsal boyuttan ferdi boyuta indirgenmiştir. Bu durum dinin radikalleşip, sekülerleşmesiyle sonuçlanmıştır. Ayrıca bu aydınlanma sürecinde bir yandan katı ve kendisini Rabbani Yahudiliğin devamı olarak gören Ortodoks Yahudilik, bir yanda ise salt milliyet zihniyetli seküler Siyonizm hareketi doğmuştur. Bu iki zıt kutbun arasında ise Muhafazakâr Yahudilik ile Reformist Yahudilik doğmuştur.[15]

Siyonizm

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan Siyonizm Hareketi ilk olarak onun tarafından seslendirilmemekle birlikte bir Avusturya Yahudisi olan Theodor Herzl’in öncülüğünde örgütlü ve düzenli bir şekilde yürütülmüştür. Siyonizm hareketi dünyanın farklı yerlerinde bulunan Yahudileri tarihi vatanları olan İsrail’de tekrar bir millet olarak bir araya getirmeyi ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı amaçlamaktaydı. II. Abdülhamid ile bu konu hakkında konuşan Herzl, hareketinin başarıya ulaştığını göremeden ölecek ondan sonra gerçekleşen bazı olaylar ile Siyonizm hareketi amacına ulaşacaktır. [16]

İsrail Devleti’nin 1948 yılında Filistin’de kurulması ve Siyonizm hareketinin amacına ulaştığını herkese göstermektedir. Bu Siyonizm hareketi Theodor Herzl tarafından organize edilmiş lakin onun döneminde bir neticeye ulaşamamıştır. Avrupa’daki demokratikleşme süreci ana vatanlarından uzak olan Avrupa’daki Yahudileri Hıristiyan toplumlarına entegre etmeye çalışmış ve bu beraberinde Yahudi problemini ortaya çıkarmıştır. Bu Yahudi problemi demokratikleşme sürecinde bir sonuca varamamış ve Yahudi aleyhtarlığı antisemitizm’e (Yahudi düşmanlığı) dönüşmüştür. Antisemitizm’in etkileri Almanya’da yönetime gelen ve daha sonra Avrupa’yı işgal eden Nazi yönetiminde “Holokost” diye adlandırılan Yahudi soykırımında oldukça şiddetli bir şekilde görülmüştür. Daha sonra bu sebeplerden ötürü ortaya çıkan II. Dünya Savaşı’nı sona ermesi ile birlikte Yahudi mülteci sorunu ortaya çıkmış ve 1948’de mevcut bulunan bu sorunu çözmek için Filistin topraklarında demokratik ve seküler bir kimlik ile modern İsrail Devleti kurulmuştur. Ve bu durum Siyonizm hareketi adına büyük bir politik zafer olarak görülmüştür.[17]

Sonuç

Yahudiler İbrani atalar olarak görülen Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub’un soyundan gelmektedir. Yahudiliğin dini bir gelenek olarak başlaması ise Hz. Musa dönemine dayanır. Daha sonraki dönemlerde Kenan diyarına giren Yahudiler kral Hz. Davud ve Hz. Süleyman döneminde I. Mabed dönemini yaşamış daha sonra bölünen krallıkların ikisi de Asurlular ve Babiller tarafından yıkılmış ve Yahudiler sürgün edilmiştir. Daha sonra Pers yönetiminde tekrar vatanlarına dönen Yahudiler burada Mabedi tekrar inşa etmiş ve II. Mabed dönemini yaşamıştır. Persleri yıkan Büyük İskender döneminde Grek yönetimine giren Yahudiler, İskenderin ölümünden sonra Haşmonay hanedanı ile bağımsızlıklarını kazanmış ve Romalıların işgali ile bu bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir. Bu dönemde Yahudiler ve Romalılar arasında büyük çatışmalar olmuş, Yahudiler dayanamayıp büyük isyanlar çıkarmış lakin bu isyanlar başarıya ulaşamamış ve Yahudiler tekrardan sürgün edilmiştir. Bu sürgün döneminde farklı mezheplere ayrılan ve farklı yöneticiler tarafından yönetilen Yahudiler bu dönemde kendilerini ilmi ve dini alanda geliştirmişler ve Talmud’un oluşturulması ve yahut Tanahk’ın düzenlenmesi gibi Yahudi dini geleneğini oluşturan gelişmeler yaşamıştır. Modern döneme geçildiğinde Yahudiler kendilerini bulundukları topluma entegre etmeye çalışmış lakin bunu yaparken dini-etnik kimliklerinde kırılmalar ve değişmeler yaşamıştır. Bu modern dönemde sekülerleşen Yahudiler, Siyonizm hareketini ortaya çıkarmışlar ve Theodor Herzl döneminde bunu sistemleştirmişlerdir. Daha sonra Avrupa’da ortaya çıkan antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) hareketi ile Yahudiler büyük acılara maruz kalmış ve bunun en büyük örneği Nazi Almanyası tarafından gerçekleştirilen “Holokost” olmuştur. Daha sonra Avrupa’da Yahudi mülteci sorunu ortaya çıkmış ve bunun sonucunda 1948’de Filistin’de modern İsrail Devleti ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, yukarıda bahsettiğimiz olaylar ve hareketler Yahudiliği ve tarihini değiştirmiş ve Yahudilik günümüzdeki haline ulaşmıştır.

Metnin PDF haline erişmek için tıklayınız.

Kaynakça

Gürkan, Salime Leyla, Yahudilik, Üsküdar/İstanbul, İSAM Yayınevi, 2018.

TDV İslam Ansiklopedisi, Ömer Faruk Harman, İBRÂHİM, c. 21, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2000.

TDV İslam Ansiklopedisi, Ömer Faruk Harman, İSHAK, c. 22, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul,2000.

TDV İslam Ansiklopedisi, Ömer Faruk Harman, YA’KÛB, c. 43, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul,2013.

TDV İslam Ansiklopedisi, Ömer Faruk Harman, MÛSÂ, c. 31, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara,2020.

  1. Salime Leyla GÜRKAN, YAHUDİLİK, Üsküdar/İstanbul, İSAM Yayınları, 2018, s. 17-18.
  2. A.g.e. s. 17-18,47-60,79-83.
  3. ÖMER FARUK HARMAN, “İBRÂHİM”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ibrahim–peygamber#1 (26.08.2024).
  4. ÖMER FARUK HARMAN, “İSHAK”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ishak (27.08.2024): Tekvîn, 18-26
  5. ÖMER FARUK HARMAN, “YA‘KŪB”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/yakub#1 (28.08.2024): Tekvîn, 37-45
  6. ÖMER FARUK HARMAN, “MÛS”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/musa–peygamber (28.08.2024):Mısır’dan Çıkış, 1-40, Çölde Sayılar,10-14
  7. Salime Leyla GÜRKAN, YAHUDİLİK, Üsküdar/İstanbul, İSAM Yayınları, 2018, s. 39-45.
  8. A.g.e s. 47-48
  9. A.g.e s. 47-51
  10. A.g.e s. 47-55
  11. A.g.e 47-59
  12. Ag.e 61-62
  13. A.g.e s. 61-68
  14. A.g.e s. 61-72
  15. A.g.e s. 77-81
  16. A.g.e s. 81-88
  17. A.g.e s. 88-91

Avatar fotoğrafı

Mehmet Selim Aktaş

İHYÂ – III

Kadıköy Anadolu İmam Hatip Lisesi 2. Sınıf Öğrencisi

iletişim: mehmetselim.aktas55@gmail.com