Mutezilî Bir Âlim Olarak: Kadı Abdülcebbar ve Nedensellik Teorisi

Loading

Giriş

İslam dini ilk zamanlarında, Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığıyla Arap Yarımadası’ndaki Mekke – Medine ve çevresi bölgelerde öğretilmiş, bölgenin insanlarınca benimsenmiştir. Zaman ile üzerine sistemsel ilimler kurulmuş, kültürler oluşmuş, dünya genelinde insanlarca kabul görmüştür. İslam’ın yayılmasının ilk zamanlarında, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatının ardından ihtilaflar baş göstermişlerdir. İlk ihtilaf halife seçiminde olmuş olsa da dönemin ve sahabelerin Hz. Peygamber’e (s.a.v.) yakınlıkları sayesinde aktarılan hadisler ile sorun fazla büyümeden çözülmüştür. Zamanla Müslümanlar arasındaki ihtilaflar artmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra Bölgede Müslümanlar dışında yaşayan Hristiyan, Yahudi, Zerdüşt gibi diğer din mensupları tarafından üzerlerine sorular yöneltilmeye başlanmıştır. Bu durumların sonucu olarak ortaya Mu’tezile mezhebi çıkmıştır. Mu’tezile mezhebinden önce de sorunlara cevap veren alimler olsa da durumu aklı ön plana koymak kaydıyla sistemselleştirerek yorumlayan ilk gruptur. Vâsıl b. Âtâ’nın Basrada, Hocası Hasan Basri’nin ilim halkasında radikal görüler sürmesi üzerine, kendisine Hasan Basri tarafından Vâsıl aramızdan irtizal etti denilmiş, sonrasında ise kendi ve görüşlerini takip edenler tarafından üzerlerine atfedilen Mu’tezile ismi kullanılmıştır. Mu’tezile mezhebi gerek dış unsurlara verdikleri cevaplardan gerek iç ihtilaflarla uğraşmalarından gerekse kelam ilminin oluşmasına önayak olmalarından dolayı İslam dünyasında yadırganamaz bir yere sahiptir. Kâdî AbdülCebbâr ise Mu’tezile’nin popüler olduğu, 10. yüzyılda Abbasi Devleti’nde dünyaya gelmiştir. İlk kez ilme Eş’ari olarak başlamış sonrasında hocasının mezhebi olan Mu’tezileye geçerek Mu’tezile mezhebine büyük katkılarda bulunmuştur. Temel 5 Mu’tezile görüşünü sistemselleştirmiş, genel hatlarını belirlemiş, diğer yaygın Mu’tezile görüşlerini de birer adım ileriye taşımıştır. İlim hayatının büyük çoğunluğunu Basrada geçirmiş, Mu’tezile çatısı altında bilgi, varlık, ahlak, adalet gibi konular hakkında yorum yapmış, derslerde bulunmuştur.

Bu makalede Mu’tezile mezhebinin önemli kilometre taşlarından birini oluşturan Kâdî AbdülCebbâr’ın Mu’teziledeki yeri ve ona sağladığı katkılar incelenecek, Mu’tezile mezhebinin Kelamî sistemleştirmesine değinilecektir. Makalenin ana hatları Kâdî AbdülCebbâr’ın nedensellik olgusunu anlamak üzerinedir. Kâdî AbdülCebbâr Mu’tezile mezhebinin olgunlaşmasında etkili olan en önemli 3 alimden biridir. Mu’tezili kelamını önceki sistemsiz, temelleri olan ama birbirlerine bağlılık konusunda aynı sistemde tam olarak birbirlerini tamamlamayan durumdan çıkarmış, görüşü rasyonel bir sistem üzerinde birbirlerini tamamlayacak dişli-çark sistemi gibi yeniden düzenlemiştir. Kâdî; Nedensellik, adalet, bilgi, ahlak gibi teorileriyle beraber Mu’tezile mezhebi kelamının olgunlaşma çağına girmesini sağlamış ve kelam tartışmalarının mezhebin insan, evren ve Allah tasavvurlarında bir sonuca varmasına önayak olmuştur. Kâdî‘nın Mu’tezile kelamına olan en büyük katkısı ise Mu’tezile görüşünün esasını teşkil eden “Usul-i Hamse (5 usul)” sistemini ortaya atmış olmasıdır.

Kâdî Abdül Cebbâr İlim Hayatı

İran’ın batısında, Esedabad bölgesinde dünya gelmiştir. Doğduğu bölgede bulunan Hadis alimlerinden Hadis dersleri almıştır. İtikadda Eş’ari, Fıkıhta Şafii olarak eğitimine başlamış, Hadis eğitimi ardından Basra’ya doğru yola çıkmıştır. Basra’da Ebû İshak Îbrahim b. Ayyaş’ın talebesi olmuş, ondan etkilenerek itikadda Mu’tezile mezhebine geçmiştir. İlerleyen zamanlarda Hanefi hukukçu Ebu Abdullah el-Basri’den ders almak istediyse de El-Basri ona Şafii mezhebinde kalmasını tavsiye ederek onu ders halkasına almamıştır. Sahih b. Abbad’ın onun davet etmesinden sonra İsfahan’a gitmiş, bazı Ehl-i Sünnet alimleriyle tartışmalarda bulunmuştur. Sahih b. Abbad’ın Vezirlik makamına yükselmesi üzerine Abdülcebbar da Kadılık makamına atanmıştır. Bu konumda kendisine Mülhidlere reddiye yazma, onları takip etme ve yargılama hakkına sahip kişilerden biri oldu. Sahih’in vefatı üzerine kadılık görevinden azledildi. Hayatının devamını telif ve tedris dersleri vererek geçirmiştir (Yurdagür, t.y.).

Mutezile

Kâdî AbdülCebbâr’ın yaşadığı dönemin siyasi açıdan bir kargaşa vardı. Abbasi devleti yıkılmaya doğru ilerliyordu, yönetim Türklerin emri altına geçmiş, Halife ise sembolik bir hale gelmişti. Devletin parçaları bağımsızlıklarını ilan ediyor, merkezi otoriteye başkaldırıyorlardı. Bu otorite zayıflaması esnasında siyasi temellere dayanan Şia mezhebi de hızla büyümüş, yayılmaya başlamıştı. Mu’tezile mezhebi ise diğer mezheplerin yanında zamanla silikleşmeye başlamıştır. Böyle bir dönemde Kâdî AbdülCebbâr ilim yolculuğuna başlamış, Mu’tezile’nin büyük alimlerinden bir olma yoluna adım atmıştır.

İlim kariyerinde, Mu’tezile’nin temel esaslarını benimsemiştir. Yargılarında aklı ön planda tutmuş, vahyinde akıl ile algılanacağı fikrini kabul etmiştir. Tevhid, Mu‘tezile’nin temel ilkelerinden biridir; Kâdî ise bu konuda dönemin diğer Mu‘tezilîlerinden daha sert bir görüş benimsemiştir., Kâdî’ye göre Allah’ın her türlü sıfatı zatına bütündür, aralarında ayrım yapılamaz. Bu görüş “Mutlak Birlik” oluşturur, Teaddüd-i Kudema sorununa bir cevap niteliğindedir. Adalet konusu, bu konunun çıkış kaynağı Allah’ın kötü şeyleri yaratıp yaratamayacağı üzerinedir. Sorun kişinin aldığı kötü aksiyonların oluşumunun Allah’a atfedilip edilemeyeceğidir. Mu’tezile’ye göre Allah herhangi kötü bir aksiyonun kaynağı olamaz, Allah’ın günah olan şeyleri yaratması demek zulmetmesi demektir ki bu da ona noksanlık atfeder. Onların görüşünde kişi kendi aksiyonunun yaratıcısıdır, yani insanların kötü aksiyonları kendileri tarafından oluşturulmuştur. Kâdî AbdülCebbâr bu konuda insanın özgürlüğüne kesin vurgular yapmıştır, bu konuda diğer Mutezilelerden daha katıdır, ona göre Allah kesinlikle zulüm işlemez ve kötülükler insanın iradesinden kaynaklanır. Bu görüşünü kesin hatlarla savunmuştur. Konuyu daha iyi anlamak için bir diğer popüler görüş olan Maturidi görüşü sunarsak, onların bu konuda kişinin fiilin talep edicisi olduğunu Allah’ın ise fiilin yaratıcısı olduğunu savunduklarını görürüz.

Kâdî tarafından yazılmış, El-Muğnî fi’t Ebvâbi’t-Tevhid ve’l-Adl isimli 20 ciltlik eserinde 1, 2, 3, 10, 18, 19 numaralı bölümlerin kendileri ve içeriklerine ulaşılamıyor olsak da var oldukları zannedilir. Bu eserde Tevhid ve Adalet konusu olarak iki temel konu yer alır. Kâdî Tevhid konusunda: Allah’ın birliği ve sıfatları, sıfatların zat ile aynı olduğu; Allah’a cisimlik, mekân, zaman değişim gibi şeylerin atfedilemeyeceğini; Kur’an’ın Mahluk olmasını ve Peygamberliğin ve vahyin akli delilleri hakkında düşüncelerini yazmıştır. Adalet konusunda ise: insanın fiillerinde özgürlüğü, sevap ve günahtan insanın sorumlu olduğu, Allah’ın zulümde bulun(a)mayacağı, ahiretin ve mükafat-ceza sisteminin akli olarak gerekliliği, büyük günah işleyenin durumu (el-menzile beyne’l-menzileteyn) ve iyiliğin emredilmesi, kötülükten sakındırılması (emr bi’l-ma’ruf nehiy ani’l-münker) başlıklarından bahsetmiştir.

Bilgi Bahsi

Kâdî Abdulcebbar’ın en bilinen eserlerinden birisi olan El-Muğnî’nin 12. cildinde Mu’tezile kelamı içerisinde önemli bir yerde bulunan bilgi bahsine değindiği görülür. Diğer Kelam geleneğine bağlı alimlerin bahis sıralaması incelendiğinde, Kâdî AbdülCebbâr’ın günümüze ulaşmayan 1. cildinin bilgi bahsi ile alakalı olduğu tahmin edilir. Kâdî’nın kendine has bir bilgi teorisi vardır. Kısmi olarak öğrencisi sayılabilecek Mankdîm Şeşdîv’in incelemesi ardından belirttiği üzere, Kâdî’ya göre iki adet bilgi tanımı vardır; ilki “İç huzuru, gönül ferahlığı ve kalbî tatmini gerektiren şey”, ikincisi ise “İnananın içinin, inandığı şeyin inandığı şekilde olduğuna dair huzur bulmasını sağlayan araçtır”. Bunlardan ilki ikincisinden daha sağlam ve önceliklidir. Kâdî bilgiyi ikiye ayırır. İlki duyu organları ile algılanan bilgiler, ikincisi ise akıl yolu ile varılan bilgilerdir. Bilgiye ulaşmanın 3 yolu vardır; bunlar akıl, kitap, sünnet ve icmadır. Mu’tezile’nin ana konularında; Tevhid ve adalet akıl yolu ile bilinir, esma ve ahkam nakil yolu ile bilinir, va’d-va’id ve emr bi’l-ma’ruf nehiy ani’l-münker gibi konular ise hem akıl hem de nakil ile bilinir. Aklın kendi başına bir şey olmadığını iddia eder,

Kâdî’ya göre akıl; insanın düşünmesini sağlayan bilgiler bütünüdür. Bilginin ulaştırılması, yani haber konusunda ise haberin kaynağının haberin güvenilirlik derecesini oluşturduğunu bildirir. Ona göre Kur’an’ın haberi kesinlikle doğru olmalıdır, çünkü Allah yalan söylemez. Peygamber’in ilettikleri de kesinlikle doğru olmalıdır çünkü Allah tarafından tasdik edilmiştir ve Kur’an ile gelmiştir. Bilginin insan dışında kendiliğinden var olduğunu iddia eden Câhiz ve Ebu Ali el-Esvari’ye karşı çıkmakla birlikte, hakiki bilgiye ulaşılamayacağını iddia eden sufi gruplarının görüşlerini de reddeder. İman konusunda ise nazar (akıl yürütmek), dini sorumluluğa sahip her birey için zorunludur; Akıl yürütme yetisi olan bireyin taklidi imanla yetinmemesi, tahkiki iman etmesi zorunludur der. Taklidi imanın (delilsiz olarak iman) haram olduğunu da savunur.

Adalet Anlayışı

Kâdî bu konuyu incelemek için önce fiilin tanımını yapar. Fiil, “Kudrete sahip bir bireyden meydana gelen eylemdir.” tanımını sunar. Fiilleri ikiye ayırır; ilki olan “el-fi’lü’l-Mübâşir” insanın direkt olarak yaptığı fiilleri kasteder, ikincisi ise “el-fi’lü’Mütevellid”dir ki bunun anlamı da insana dolaylı olarak nispet eden fiildir. Mübaşir olan fiilde insan fiilin tamamında etkilidir, araya başka bir etken girmez, örnek vermek gerekirse yürümek, koşmak, yazmak, yatmak gibi eylemler insan tarafından doğrudan yapılıp başka bir etken aranmayan eylemlerdir. Mütevellid fiillerde ise araya başka bir etken girer, insan fiilin başlatıcısı olsa da oluşan fiilin etkenleri insandan ibaret değildir. Örneğin, taş atmak, ok atmak gibi eylemlerdir. Bu tür eylemlerde eylemin başlangıcı insan tarafından oluşturularak mübaşir olsa da atılan ok ya da taşın birisine ya da bir yere düşmesi insan dışında başka şeylerden de etkilenmiştir, yani bu varma kısmı fiilin mütevellidi olmuş olur. Bu konuya başka bir örnek vermek gerekirse; bir kişiyi ateşe itmek mübaşir, ittikten sonra düşmesi mütevelliddir. Kâdî’ya göre bu ayrım ileride değineceğimiz nedensellik konusunu da etkiler, insan hem mübaşir hem de mütevellid fiillerinden sorumludur. Yani insan direkt sorumlusu olduğu fiillerden de yaptığı eylemin sonucu olarak ortaya çıkan şeylerde de direkt olarak sorumludur. Çünkü Allah insana fiil etme kudretini bahşetmiş, daha sonra da ona bu fiiller hakkında karışmamıştır. Bu onun adaleti gereği yerine getirdiği bir şeydir, eğer ona karışmış olsaydı bu insanın iradesini etkilerdi, ki bu da bir adaletsizlik oluştururdu, adaletsizlik ise ona atfedilemeyecek bir noksanlıktır.

Mu’tezili görüşün temelini oluşturan ilkelerden biri de bu bahsi geçen adalettir. Allah noksanlıktan uzak olmak zorundadır, adaletsizlik ise bir noksanlıktır, adaletsiz olsa bu mükemmelliğini bozardı, o takdirde Allah adaletli olmak zorundadır önermeler silsilesi kanıt olarak verilir. Allah’ın adaletli olmasının vacip olması demek onun insanın fiillerine karış(a)mayacağı anlamına gelir. Aynı şekilde Kâdî’nin görüşünde ileride değineceğimiz nedensellik konusu da yine bu adaletin vacipliği temeline dayanır.

Kâdî “Adalet ve Zulüm” adlı cildinin diğer bir kısmında ise ilahi fiillerden bahseder. İlahi fiiller Allah tarafından yapılan fiilleri kasteder, bu fiiller belirli vaciplikler çerçevesinde oluşur. Kâdî’ya göre; Allah’ın bütün fiilleri hikmetli ve isabetlidir, onun fiillerinin rastgele olması veyahut yanlışlıkla bir iş yapması mümkün değildir. O fiillerinde adaletlidir ve bunun gereği olarak herhangi bir kabih (kötü, çirkin) iş yapmaz. Eğer ortada kabih görünen bir fiil var ise ya Allah tarafından daha sonra karşılığı verilmek üzere yaratılmış (Bu durumda fiil hasen olmuş olur) ya da tamamen insan tarafından yapılmıştır. Kâdî’nın, Allah’ın adaletli olmasına dayanarak yaptığı bir başka yorumu ise “Va’d- Va’id” konusundadır, ki bu konu fasık Müslümanın tevbe etmediği takdirde affedilmeyeceği görüşünü de kapsar. Allah bir şeyi vaad etmiş ise ondan dön(e)mez, döndüğü takdirde bu onu adaletsiz yapar ki bu da dah önce bahsettiğimiz noksanlık konusunu açar. Aynı şekilde Allah bir konuda bir va’id (kötü şeye dair söz) etmiş ise de bundan da dön(e)mez. Bu durumda Allah üzerine düşeni yerine getirmekle sorumludur, vaad ettiği her türlü iyilik ve kötülük de insanın başına gelecektir. Fasık Müslüman’ın ise affı mümkün değildir; çünkü Allah, Kur’an’da bir başka Müslümanın canına kasteden Müslümanın yaptığı işin haram olduğunu söylemiştir. Allah’ın bu vaadi dolayısıyla tevbe etmemiş fasık Müslüman Cennetlik değildir.

Adalet konusu altında incelenecek bir diğer konu da Hüsün-Kübüh konusudur. Kâdî’nın bu konudaki iddiasına göre, bir fiilin hasen ya da kabih olması fiilin vasfından kaynaklanır. Hasen fiilin gerektirdikleri adalet, fayda, doğruluk gibi etmenler iken; Kabih fiilin sebepleri zulüm, yalan, cehalet gibi etmenlerdir. Fiillerin, iyi ya da kötü olmasının sebebinin Allah’ın emir ve yasaklarından dolayı olması mı; yoksa iyi ya da kötünün, bu şekilde yaratılmaları sebebiyle Allah tarafından yasaklaması ve emredilmesi mi asıldır sorusunun cevabını da yine bu Hüsün-Kübüh konusunda açıklar. Kâdî’ya göre iyi ya da kötü şeyler, şeriat ile belirtilmeden önce de kötü olan şeylerdir. İyilik ve kötülükler bu durumlarını emir ve yasaktan değil, sahip oldukları vasıflarından dolayı alırlar. Şeriat ise sadece onların vasıflarını beyan eder.

Ahlak

Ahlak bahsinin İslam düşüncesine girişi, Antik Yunan Filozoflarının eserlerinin Arapçaya çevrilmesi ile beraber olmuştur. İslam’ın altın çağının başlangıcı sayılabilecek 8. yüzyılın ortalarında bulunan Abbasi Halifesi El-Mansur döneminde, Halifenin Yunan eserlerinin çevrilmesini teşvik etmesi üzerine İslam dünyasına birçok yeni teolojik ve metafizik konu girmiştir. 8. yüzyılın sonuna doğru konumuz olan ahlak bahsi de İslam düşüncesinde tartışılmaya başlanmıştı. İslam dünyasına ahlak problemini tanıtan ve ilk dönemlerde temsilcisi olan Mu’tezile mezhebinin ilk görüşlerinin ardından, ahlak bahsinin asıl kızıştığı dönem olan orta 9. yüzyıl başlamış, Kâdî Abdülcebbar da bu zamanlarda Mu’tezile mezhebi çerçevesinde öğrenim görmeye başlamıştı. Kâdî İçinde öğrenim gördüğü bu konuya zaten aşina idi, bu konuda kendi görüşlerini sunduğu zamanlar ise ahlak bahsinin sonuca ermeye başladığı dönemlere denk gelmişti.

Kâdî Abdülcebbar, bu konuya giriş üzerine 2 temel kavram ile açıklamaya başlamıştır. Bunlar: Ahlak ve Etik kavramlardır. Kâdî’nın görüşü üzerinden; Ahlak, insanın davranışlarını düzenleyen değerler bütünüdür. Ahlakın varlığının amacı, insanların sorumluluklarını tam anlamıyla kavrayabilmesi ve ahirette adil bir yargılama oluşabilmesidir. Etik ise ahlak felsefesi bakımından ele alınmış; ahlak üzerine düşünme, sorgulama ve teorik olarak temellendirme olarak açıklanmıştır. Kâdî’nın anlatısında, Ahlak olgunun kendisi, etik ise onun üzerindeki felsefi düşünce sistemidir. Kâdî’nın bir diğer önem verdiği kısım ise “İyi-Kötü, Doğru-Yanlış, Adalet-Zulüm” gibi değer yargılarıdır. İyi ve kötü hakkında: iyi, insanın aklı ve vicdanı tarafından ortak görüşte olumlu, faydalı, övülmeye değer görülen şeylerdir (bu konuda övülmeye değer olma durumu önemli bir yer tutar); kötü ise insan aklı ve vicdanı tarafından, yine ortak görüşle olumsuz, zararlı ve yerilmeye layık görülen şeylerdir. Bu iyi ve kötü kişinin duygusal veya akli yargıları olan iyi-kötüyü değil, toplumsal yargılar olan iyi-kötüyü kasteder. Doğru-Yanlış bahsinde öncelikle şu ayrım yapılmalıdır, olgusal doğruluk ve değersel doğruluk. Olgusal doğruluk gerçeklikle uyuşmaklık üzerinden incelenir. Değersel doğruluk ise bir eylemin ahlak kuralları ve etik sistem çerçevesindeki onaylanabilirliğini kasteder. Aralarındaki ayrımı yapmak için örnek verirsek; “bugün hava açık” ifadesi olgusal olarak doğrudur fakat değersel olarak herhangi bir şeye tekabül etmez, “insanlara yalan söylemek doğru değildir” önermesi ise gerçeklik bakımından ölçülemez ama değersel bakımdan doğrudur. Bu tanımlar altında doğru: akla ve mantığa uygun, gerçekliğe yakın ve ahlaken onaylanabilir, yapılması gerekendir. Yanlış ise akıl ve mantık dışı, gerçekten uzak ve ahlaken yerilmesi, yapılmaması gerekendir. Adalet ve zulüm konusunda; adalet: her şeyi yerli yerine koymak, insanlar arasında eşit, hakkaniyetli ve ölçülü olmaktır (buradaki eşit kelimesi Mu’tezile mezhebi için önem arz eder). Zulüm ise bir şeyi olması gerektirdiğinden saptırmak, hak sahibine hakkını vermemek, başkasına haksızlık etmek ve hak gasp etmektir. Bu konu çerçevesinde Kâdî, Allah’ın adaletine tekrar vurgu yapar. İnsan özgür iradesiyle adil olmaktan sorumludur, zulüm ise hem insanlar arasında hem de teolojik düzeyde reddedilir. Eşitlik kavramı ise Mu’tezile’nin “Va’d ve Va’id” kavramının oluşumundaki yapı taşlarında birisidir, Allah adaleti gereği eşit, bu eşitlik gereği ise vaadinden de va’idinden de herhangi bir kimse için dönmeyecektir. Birisi için dönmesi durumunda bu diğerleri için eşitsizlik olurken, hepsinden dönmesi yalan olur, bu da dönmeyeceği anlamına gelir.

Yukarıda değindiğimiz, ahlak bahsi altında geçen bir diğer konu da “Euthyphron”dur. Euthyphron aslen Platon tarafından yazılmış, Platon ve Euthyphron adlı bir kişinin konuşmasını konu alan bir kitaptır. Kendisine açılan bir dava üzerine mahkemeye giden Platon ile kendi babasına dava açmak üzere mahkemeye giden Euthyphron’un yolları kesişir, Platon, Euthyphron’un babasını, bir köle öldürmesinden dolayı, dinsizlikle suçladığını öğrendikten sonra ondan dindarlığın tanımını yapmasını ister. Buradan açılan konuda Euthyphron birçok tanım yapar ve Platon onun tanımlarını tek tek çürütür. Euthyphron’un ortaya attığı tanım; dindarlığın, Tanrıların sevdiği işleri yapmak olduğudur. Platon’da bunun mantıksız olduğunu “Tüm Tanrıların ortak olarak sevdiği bir şeyi bulmak olanaksızdır” cümlesiyle belirtir. Bu şeklide karşılıklı düşüncelerle devam eden kitap özetle “Kişi Tanrılar sevdiği için mi dindar olur, yoksa o dindar olduğu için mi Tanrılar sever” konusunu ele alır. Platon’un kitabındaki bu ikilem, dönemin filozofları tarafından biraz değişiklik ile İslam alimlerine sunulmuştur. İslam düşüncesinde bu sorun öyle yer alır: iyi, Tanrı emrettiği için mi iyidir yoksa iyi olduğu için mi Tanrı emretmiştir. Rasyonel temeller üzerine kurulu olan Mu’tezile için cevap kesindir. Tanrı’nın emri üzerine iyi ve kötüyü konumlandıran Eş’arilerin aksine Mu’tezile, iyi ve kötünün akıl ile bulunabileceği görüşünü savunmuştur. Bir kişi vahiy inmemiş, hatta vahiyden haberi bile olmayan bir toplulukta bulunsa bile Allah’ın ona bahşettiği akıl sayesinde iyi ve kötü ayrımını yapabilme yetisine sahiptir. Bu nedenle iyi ve kötü, öyle yaratıldıkları için Tanrı tarafından emredilmiş veyahut yasaklanmışlardır. Bu yaklaşımları onların, vahiy ulaşmamış kişinin durumu konusundaki görüşlerinde de bariz şekilde bellidir. Vahyin kendisine ulaşmadığı kişi, doğrudan erişemese dahi Allah’ın varlığını akıl yürütme (istidlal) yoluyla bilmekle yükümlüdür. Bu akıl yürütmeyi uygulamamış, Allah’ın varlığını reddetmiş kimseler ise cezayı hak etmişlerdir. Çocuklar ise akıl yürütebilecek bir yaşa gelene kadar sorumlu değillerdir

Konuyu mezheb çerçevesinde bir araya getirirsek şunları görürüz: Mu’tezile mezhebi İslam düşüncesinde ahlak konusunu ele alan ilk gruptur. Ahlak bahsinde genel olarak iyi-kötünün doğası, ilahi adalet ve insanın sorumlulukları yer almıştır. Temel argümanları olan aklın önceliği ahlak konusunda da etkili olmuş ve ahlakı akılla bilinebilir olarak yorumlamışlardır. Vahyin asli işlevinin insanları iyiye sevk etmek, kötülükten sakındırmak olduğunu söylemişlerdir. Kâdî Abdülcebbar özelinde görüş ve katkılarını incelersek, Kâdî’nın Mu’tezile çerçevesinde en kapsamlı ve sistemli görüşü oluşturduğunu ve görüşünün genel mezheb dolayında kabul gördüğünü anlarız. Kâdî iyi ve kötü hakkında; onların, fiillerin zatında (özünde) olduğunu ortaya atmış, insan aklının bunları kavrayabilme yetisi olduğunu kesin olarak savunmuş ve Allah’tan gelen emirlerin iyi ya da kötü şeyleri oluşturmadığını, şeylerin iyiliği ya da kötülüğü dolayısıyla bu emirlerin geldiğini de ortaya koyan kişi olmuştur. Fiilleri iyilik ve kötülük bakımından 3 kısıma ayırmıştır. İlki olan “Mübah”, ne övgü hak eden ne de yerilmeye layık olan, sıradan davranışlar anlamına gelir. İkincisi ise “Mendup” tur, ki onun anlamı da yapıldığı zaman övgü gerektiren fakat yapılmadığında herhangi bir yergi gerektirmeyen, zorunlu olmayan fiillerdir (örn. nafile ibadet). Üçüncüsü ise “Vacip”tir, bu ise yapılmadığı takdirde yergi gerektiren ama yapıldığında övgü getirmeyen, sadece zorunlu işin tamamlanmasıyla sonuçlanan fiillerdir (örn. Farz ibadet). Kısaca Kâdî bu konuda nesnelci bir yaklaşım sergilemiş, iyi ve kötüyü öznel yargılar olarak değil, toplumda akıl sahibi herkes tarafından bilinebilecek belirli şeyler olarak görmüştür.

Nedensellik

Kâdî Abdülcebbar hakkında en çok bahsi geçen konulardan birisi, bizim de sonunda varmaya çalıştığımız konu olan nedensellik konusudur. Nedensellik, özellikle Kâdî ve onun sonrası Mu’tezile mezhebinin kelam hakkında ortaya attıkları her görüş ve teoride çapasını derine atmış, tuğla gibi üzerine sıra sıra örülmesi adına temel olmuştur. Yukarıda bahsi geçen her konunun aslı ve varmaya çalıştığı kısım az sonra incelemeye başlayacağımız nedensellik olgusu ile yakından alakalıdır. Nedensellik sadece Kâdî’nın ortaya attığı bir görüş değil, onun kurduğu düşünce sisteminin mantık çerçevesinde kabul edilebilir olmasının kaynaklık eden sebeptir. Gerek bilgi bahsi gerek ahlak konusu, gerekse adalet ve diğer usul-i hamse başlıkları; geçerli ve kabul edilebilir olmalarını nedensellik konusuna borçludur. Her biri temelinde mantık yasaları çerçevesinde sebep-sonuç ilişkisine tabiidir, herhangi bir yerde sebep-sonuç ilişkisi koptuğu takdirde kurulan sistem boşa çıkacaktır ki bu yüzden nedensellik bahsinin önemi büyüktür.

Modern felsefede Bacon tarafından temsil edilen nedensellik İslam düşünce dünyasında da Mu’tezile ekolü ile anılmıştır. Kâdî AbdülCebbâr tarafından ortaya atılan bu ilke; evrende varlığa gelen her sonucun oluşmasında bir sebebin etkili olduğunu iddia eder. Bu konuyu daha iyi kavramak için Kâdî’nın ortaya attığı sebep-illet ayrımını incelemek önemlidir. İllet bir sonucun oluşmasındaki doğrudan etkendir. Bir olayın illeti, o olayın oluşması için tek başına yeterlidir ve onun oluşumundaki asli nedendir. Sebep ise bir sonucun oluşmasına sebep olan silsilenin ilk adımı, insanın algıladığı birincil kaynaktır. Örnek vermek gerekirse; anahtara basıldığında ışığın yanması olayında, anahtara basmak olayın sebebidir; anahtara basılması ile elektriğin iletilmesi, ampüle iletilmesi, ışığın yayılması ve diğer bütün etkenler ise olayın illetini oluşturur. İnsan, birincil neden olarak anahtara basmayı algıladığı için, bu eylem ilk bakışta illet gibi görünse de aslında nedensel silsileyi başlatan ilk adımdır. Bu durum, daha önce bahsi geçen mübaşir–mütevellid fiil ayrımına benzer. Mübaşir fiil direkt bir etken olarak illet, mütevellid fiil ise dolaylı etken olduğu için sebeptir. Kâdî’nın görüşünden önce konunun nispeten daha çok bilinen tarafları olan Eş’ari ve Tabiatçı görüşlerini incelememek konunun anlaşılmasının önünde büyük bir engel olabilir. En yaygın görüş olan “Adet teorisi” Gazali tarafından ortaya atılmış, Eş’ari ekolünce kabul görmüştür. Bu görüşe göre herhangi bir sebebin, sonucun oluşmasında herhangi bir rolü yoktur. Sebepler adeten sonucu oluşturur, ama buna mecbur değildir. Pamuk her ateşe tutulduğunda, Allah onun yanmasını yaratır; pamuk Allah yarattığı için yanar, fakat yanmak zorunda değildir. Bu onun zorunluluğunu ortadan kaldırır ve kaynağının Allah olduğunu iddia eder. Tabiatçı yaklaşıma göre ise, Allah evreni yaratırken sebep-sonuç ilişkilerini oluşturacak şekilde fiziği yaratmış, daha sonra ise hiçbir şekilde bu ilişkiye karışmamıştır. Daha deistik bir Tanrı anlayışına sahip Muammer’in tabiatçı yaklaşımında her olayın bir sebebinin olduğunu ve bu sebebin aynı zamanda illet olduğunu iddia edilmiştir. Nazzam ise tabiatçı yaklaşımında ise yine aynı şeyler geçerli, fakat kurallar her daim Allah’ın gözetimindedir. Kâdî ise Mu’tezile ekolüne bu iki yaklaşımın görüşlerinin arasında giden daha dengeli bir görüş sağlamıştır. Kâdî’ya göre evrende oluşan olayların her birisinin maddi zeminde açıklanabilir bir sebebi vardır. Fakat bu sebepler oluşan olayların illeti değildir, illetler Allah’ın yaratmasına bağlıdır. Örneğin yağmurun yağmasının sebebi buharlaşan suyun gökyüzünde yoğunlaşması ve ardından yağmasıdır. Yağmurun yağmasındaki illet ise Allah’ın onu yağmak üzere yaratmasıdır.

Bu konu çerçevesinde mezhep içinde yeni bir sorun ortaya çıkar: eğer Allah neden-sonuç ilişkilerinin illeti ise, bir sebebin bir sonucu doğurmama ihtimalinin olması ya da sonuçla alakalı olmaması insandan sorumluluğu almaz mı? Eğer alınan aksiyonun sonucu niyet edilen şeye varmayacak ya da bir şeyin sebebi olduğu düşünülen şey o işe sebep olmayacak ise insan yaptığı işin sonucunu hiçbir yöntemle bilemez, yaptığı fiilin sonucunu bilememesi ise onun yaptığı herhangi bir şeyler sorumlu tutulamayacağı anlamına gelir. Kâdî’ya göre bir kişi, bir diğerini öldürmek adına yayını gerse ve okunu atsa, ok öldürmek istediği kişiye isabet etmese de yayı geren kişinin üzerine sorumluluk yüklenir. Çünkü yayı geren kişinin niyeti diğer kişiyi öldürmekti. Fakat sebeplerin sonuçları doğurmadığı bir evren tasavvurunda bu durumu incelersek, kişi herhangi bir iş yapmak üzere niyet edemez. Bir işi yapmak üzere niyet edebilmek için, o işin kişi tarafından yapılabilme olanağı olması gereklidir. Eğer kişinin gerdiği yayın oku atması bir sebep-sonuç ilişkisi ile bilinemez yahut alakasız ise kişinin sorumluluğu kendisinden alınır. Eğer ilişki bilinemez ise kişi bir işi yapmak üzere aksiyon alamaz, çünkü alacağı aksiyonun onu sonuca ulaştıracağını bilemez. Eğer Eş’ari görüşteki gibi sebebin sonucu oluşturmada rolü yok ve her defasında sonucu Allah yaratıyor ise kişi yaptığı işten sorumlu değildir. Oku gerip atan kişi ortaya çıkan ölümden mesul değildir, çünkü o sadece yayı germiş, sonucu olan bir diğer kişinin ölmesi durumu ise Allah tarafından yaratılmıştır. Bu yüzden Kâdî bu konuya açıklık getirmek adına Mu’tezile’nin de temelinde yer alan adalet kavramını ileri sürmüştür. Kâdî’ya göre sebeplerin illeti Allah’tır, fakat sebeplerin sonuçları gerektirmemesi bir istisna dışında olanaksızdır. Allah adaleti gereği sebeplerin sonuçlarını yaratır, yoksa ortaya çıkacak sorumluluk eksikliği onun adaletsiz olması durumunu gerektirir ki bu da imkansızdır. Bu konudaki tek istisna mucizelerdir. Mucizeler Allah’ın; gönderdiği dinin, kendisi tarafından gönderildiğini ispat etmesi adına nedenselliği belirli bir zaman ya da süreç içerisinde askıya almasıdır. Mucizeler dinin kanıtlanması ve insanların onun kaynağını anlayabilmesi adına oluşan, günlük hayatta kişinin karşılaşamayacağı olaylar olmaları ve kişiler ile bağlantılı değil de Peygamberler aracılığıyla gelmeleri sebebiyle Allah’ın adaletinde herhangi bir noksanlığa sebep olmazlar. Bu konuda normal insanlar ile bağlantılı olmaması önemlidir, çünkü eğer nedensellik Peygamber dışında başka bir kişi aracılığıyla askıya alınır ise yine insanların aldığı aksiyonların sonuca ulaşmaması ve sorumluluğun kaybolması durumu ortaya çıkar. Peygamberlerin bu konuya dahil olmaması iki sebeptendir; ilki onların Allah’ın elçileri olmaları ve mucizenin sadece dini kanıtlamak adına olabilmesi, ikincisi ise onların ismet yani günahsız olma sıfatlarıdır. Normal bir kişi için, bir neden-sonuç ilişkisinde neden sonuca varmaz ise bu kişinin yaptığı işten sorumlu olmamasını doğurur, aynı şekilde nedenin sonuca varmama ihtimalinin olması da bir ihtimal olsa bile yapılan aksiyonun sonucu bilinmeyeceğinden kişiyi sorumluluk alanının dışına alır. Fakat Peygamberler için durumun pek farkı oluşmaz, çünkü hem ne zaman ve neyin mucize olduğunu bilirler, hem de neden-sonuç ilişkisi dışında kalan durum sonucu yanlış bir iş yapıp sorumluluk sorununa düşmeleri mümkün değildir. Bu sebeplerden ötürü Kâdî ve ardından gelen Mu’tezile alimleri normal bir insan aracılığıyla nedenselliğin askıya alınması olan kerameti reddederler. Nedensellik ayrıca insanların herhangi bir işte gelişmesi için temel şartlardan birisidir. Eğer ortada herhangi sabit bir şey olmazsa ne bir ilim geliştirilebilir ne de bir medeniyet kurulabilir. İlimler belirli temel olgular ve varsayımlar üzerine kurulur, eğer herhangi bir olgu yok ve her temel varsayımlar üzerine ise düşünsel sistemler dışınsa bir ilim geliştirmek teknik olarak imkânsız olur.

Nedenselliği gerektiren ve bu yüzden daha önce konusunu açtığımız adalet olgusunda bulunan, yukarıda da bahsi geçen sorumluluk mevzusudur. Eğer nedensellik gibi bir durum söz konusu değil ise; bu dünyaya imtihan için gelmiş ve bu imtihan çerçevesinde tekliften sorumlu olabilmesi adına kendisine irade yüklenmiş olan insanın sorumluluktan muafiyeti ortaya çıkar. Nedenselliği gerektirmesi için sorumluluktan tamamen muaf olması da gerekmez. Eğer insan yaptıklarının sonucunu bilemezse bu onu deliler ile aynı kategoriye sokar, o hem yaptığı mübaşir fiillerden hem de mütevellid fiillerden sorumsuz olur, bu da imtihanın amacına terstir. Eğer nedenler sonuçlara etki etmiyor, her defasında Allah sebebin etki etmediği ama sonuca yönelik olan yeni bir şey yaratıyor ise, bu sefer insan yaptığı mübaşir fiillerden sorumlu olur fakat yine yaptığı mütevellid fiillerden sorumlu olmaz. Örneğin kişi kendi hür iradesiyle bir silahtan mermi ateşlese ve bu mermi birisini öldürse ateşleyen kişi suçlu olmaz, çünkü sebep sonuca ilişkin değildir, ölen kişinin ölmesi Allah’a ilişkin olmuş olur. Bu iki durum da kişiden imtihan olmak üzere geldiği dünyadaki sorumluluk etkenini alır. Kendi hür iradesiyle yaptığı eylemlerin bir kısmı ya da tamamından sorumlu olmayan kişinin Cennet’e ya da Cehennem’e gitmesi ise Allah’ın adaletine ters düşer. Çünkü imtihan olabilmesi için irade, imtihandan soncundan sorumlu tutulmak için de sorumluluk olmalıdır.

Mu’tezile ekolü temelinde aklın yer alması sonucu ahlak konusunda iyinin bu şekilde yaratılması soncunda Allah tarafından emredildiği düşüncesi yayılmıştır. Çünkü insan iyi ve kötü olan şeyi aklı ile ayırt edemez ise bu din içinde aklın gerekliliğini azaltır, onu sadece belirli komutları takip etmekten ibaret kılar. Bu görüşün bir diğer destekçisi de nedenselliktir. Eğer iyi ve kötü şeriat ile gelen emir ile iyi veya kötü olmuş olsaydı, iyi ve kötünün arkasında dünyevi bakışta kavranabilecek bir neden olamazdı, halbuki nedensellik teoremine göre mucizeler dışında maddi evrende bulunan her şey (Allah’ın yaratması sonucu) bir nedene bağlıydı ve öyle olmak zorundaydı. Bu sebepten dolayı iyi ve kötünün nedenlere bağlı olması gerekliliği ortaya çıkmış ve bu da onların akıl ile bulunabilir olmalarını sağlamıştır.

Sonuç

Bu Makalede başta Mu’tezile ekolünün bir önemli bir parçası olan Kâdî Abdülcebbar’ı ve onun nedensellik görüşü başta olmak üzere nedenselliğe bağlı birkaç görüşü incelenmiştir. Makaleye genel düşünce görüşlerinin temeli olan bilgi bahsi ile başlanıp, Mu’tezile içerisinde akıl yürütme yolu ile bilgiye ulaşmanın yerinin öneminden bahsedilmiştir. Adalet konusunda Allah’ın adaleti gereği nedenselliğin olması gerektiğinden, aksi takdirde insan sorumluluktan muaf olacağı için Allah’ın adaleti konusu ile çelişeceğinden, Allah’ın adaletli olmak zorunda olduğundan bahsedildi. Ahlak konusunun temel aldığı konu, ahlaken iyinin, Allah öyle emrettiği için değil; öyle yaratılması ve ardından Allah’ın onu emretmesi olduğundan bahsedildi. Nedensellik kısmında ise bütün bu konu başlıklarının temelinde bir nedensellik olgusunun olması gerektiğinden, bu konulara nasıl bir temel olduğundan ve o olmazsa nasıl işlemeyeceğinden bahsedilmiştir.

Makalenin ana konusu olan Kâdî Abdülcebbâr’a gelince; Kâdî, günümüzde Mu‘tezile’nin temel kuramları olarak kabul edilen Usûl-i Hamse’yi sistematik biçimde formüle eden düşünürdür. Bunun yanı sıra, ileri sürdüğü nedensellik anlayışı hem Mu‘tezile’nin akıl merkezli yaklaşımını sağlam bir zemine oturtmuş hem de sonraki kelâmî tartışmalar için güçlü bir teorik altyapı oluşturmuştur. Kâdî, kelâm faaliyetlerinin yanında fıkıh alanında da çalışmış; bu alanda ortaya koyduğu görüşler nedeniyle “Kâdî” unvanıyla anılmıştır.

Mu‘tezile ekolü, başlangıçta Kûfe gibi farklı din ve düşünce geleneklerinin bir arada bulunduğu ortamlarda, karşılaşılan sorulara cevap verme zorunluluğunun bir sonucu olarak gelişmiş; ancak bu süreçte kesin ve sistematik yöntemlere dayanan bir yapı henüz kazanamamıştır. Kâdî Abdülcebbâr, bu dağınık ve yöntem bakımından belirsiz yapıyı, sağlam temellere dayanan metodolojik bir çerçeveye taşımış ve böylece Mu‘tezile’nin kalıcılığına önemli ölçüde katkı sağlamıştır. Kâdî’nin yaşadığı dönemde temel kelâm tartışmaları büyük ölçüde şekillenmiş olduğundan, kendisinden önceki Mu‘tezilî âlimler gibi yeni problemler üretmek ya da henüz tanımlanmamış tartışmalara cevap vermek durumunda kalmamıştır. Bunun yerine, sınırları belirlenmiş meseleler üzerinde çalışmalarını sürdürmüş; bu sorunlara anlık ve parçalı değil, genel bir çerçeve içerisinde ve belirli yöntemler aracılığıyla cevaplar üretmiştir. Kâdî Abdülcebbâr’ı Mu‘tezilî âlimler arasında ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren temel unsur da bu metodolojik yaklaşımıdır.

Nedensellik, evrenin işleyişinin insanlar tarafından anlaşılabilmesi açısından vazgeçilmez bir ilkedir. Akıl yürütmeyi temel alan ve köklerini bu doğrultuda geliştiren Mu‘tezile için, varlıkların ve aralarındaki ilişkilerin akıl yoluyla kavranamaması düşünülemez. Kâdî Abdülcebbâr tarafından, Allah’ın tevhidine zarar vermeyecek biçimde formüle edilen nedensellik teorisi sayesinde, hem ilahî birliğin korunması sağlanmış hem de insan aklının bilgiye ulaşma imkânı temellendirilmiştir. Bu teoriyle birlikte oluşturulan temel çerçeve, Mu‘tezile’nin diğer ana ilkelerinin de bu zemin üzerine yerleştirilmesine ve mantıksal tutarlılık içerisinde düzenlenmesine imkân tanımıştır. Söz konusu teorik düzenleme, Mu‘tezile’nin yalnızca bir görüşler toplamı olmaktan çıkarak sistemli bir düşünce ekolüne dönüşmesini sağlamıştır.

Metodun önemi, mezhebi olası iç çelişkilerden ayırmasının yanı sıra, onu sürdürülebilir kılmasında da ortaya çıkar. Metodolojik bir temelden yoksun mezheplerin görüşleri, çoğunlukla belirli âlimlerin bireysel yaklaşımlarıyla sınırlı kalmakta; bu görüşler zamanla birbiriyle çelişebilmektedir. Bu durumda mezhebi bir arada tutan unsur, ortak bir yöntemden ziyade mensubiyet iddiası olmaktadır. Buna karşılık, genel kabul görmüş bir metodun varlığı, mezhebin kendi başına ayakta duran ve yeniden üretilebilir bir yapıya kavuşmasını sağlar. Mezhebin takipçi sayısı azalsa ya da tamamen ortadan kalksa dahi, yöntemine ulaşıldığında aynı sonuçlara yeniden varılabilmesi mümkün hâle gelir. Bu durum, mezhebi yalnızca tarihsel bir bilgi birikimi olmaktan çıkararak, sistematik ve ilerlemeyi hedefleyen bir düşünce ekolüne dönüştürür.

Sonuç olarak, Kâdî Abdülcebbâr, Mu‘tezile mezhebi içerisinde nedensellik adı altında bir teori geliştirmiş ve diğer Mu‘tezilî öğretileri bu teorik çerçeve altında bütünleştirmiştir. Mezhep çevrelerinde genel kabul gören bu yaklaşım, Mu‘tezile’nin sistemleşmesini sağlamış ve düzenli bir düşünce yapısı kazanmasına katkıda bulunmuştur. Söz konusu sistemleşme, mezhebin hem sürdürülebilirliğini hem de gelişim kapasitesini olumlu yönde etkilemiştir. Kâdî Abdülcebbâr’ın Mu‘tezile’yi metodolojik bir yapıya kavuşturması sayesinde, kendisinden sonraki âlimler mevcut birikim üzerine yeni katkılar sunabilmiştir. Bunun yanı sıra, Kâdî’nin formüle ettiği Usûl-i Hamse de, nedensellik teorisiyle birlikte, Mu‘tezile düşüncesinin temelini oluşturan ana kaynaklar arasında yer almış ve mezhebin metodikleşme sürecinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Kaynakça

https://islamansiklopedisi.org.tr/el-mugni–kadi-abdulcebbar

https://islamansiklopedisi.org.tr/kadi-abdulcebbar#2-kelam

https://islamdusunceatlasi.org/kadi-abdulcebbar/150

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3862734

KADI ABDÜLCEBBÂR’DA ADALET ANLAYIŞI (YÜKSEK LİSANS TEZİ) Orhan Şener KOLOĞLU

https://www.islamiarastirmalar.com/wp-content/uploads/2023/11/6-10.pdf

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1175995

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1113437

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/350920

Avatar fotoğrafı

Yusuf Kerem Yeğit

İHYÂ – II

Kadıköy Anadolu İmam Hatip Lisesi 2. Sınıf Öğrencisi

iletişim: yusufkeremyegit@hotmail.com

2026-27 Eğitim Yılı Kayıtlarımız Başlamıştır

Close Welcome Bar