İslâm ve Dünya Felsefesinde Kader ve Cebr Meselesi

Loading

Giriş

İslâm düşüncesinde kader ve cebr meselesi, yüzyıllardır hem kelâmcıların hem de felsefecilerin en çok tartıştığı problemlerden biri olmuştur. Bu meselenin bu denli kritik görülmesinin temelinde, bir yandan Allah’ın mutlak kudreti ve ilmi, diğer yandan insanın özgür iradesi ve sorumluluğu arasında kurulmaya çalışılan hassas denge yer almaktadır. Eğer insanın bütün fiilleri önceden Allah tarafından belirlenmişse, bu durumda insanın iradesinden ve dolayısıyla ahlâkî ve hukukî sorumluluğundan söz etmek mümkün müdür? Buna karşılık, insan bütünüyle özgür ve kendi fiillerinin yaratıcısı kabul edilirse, Allah’ın kudret ve hâkimiyetinin sınırsızlığı nasıl muhafaza edilecektir? İşte bu gerilim, kader–cebr tartışmalarını İslâm düşünce geleneğinde daima canlı tutmuştur.

Mesele tarihsel bağlamda ele alındığında, kader ve cebr tartışmalarının hem itikadî düzeyde hem de siyasî boyutta çatışmalarla iç içe olduğu görülmektedir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefatından yaklaşık bir asır sonra iktidara gelen Emevî Devleti yönetimi, kendi meşruiyetini temellendirme amacıyla insanın iradesini sınırlayan görüşleri öne çıkarmıştır. Bu anlayışa göre insanın fiilleri üzerinde belirleyici bir etkisi bulunmamakta, her şey önceden takdir edilmiş sayılmaktadır. Bu noktada, Emevî yönetiminin söz konusu görüşü siyasî meşruiyetini güçlendirmek amacıyla savunduğuna dair güçlü iddialar bulunmaktadır. Emevîlerden sonra iktidara gelen Abbasî Devleti ise bu yaklaşıma karşıt bir tutum benimsemiştir. Abbasîler, Emevîlerin aksine “mevâlî” politikasını sürdürmemiş; Emevî yönetimi altında ezilmiş kesimlerin desteğini kazanmayı başarmıştır. Bu durum, Abbasîlerin iktidara geliş sürecini kolaylaştırmış olmakla birlikte, kader ve cebr tartışmalarının Abbasî Devleti’nin kuruluşunda belirleyici bir rol oynadığını söylemek güçtür. Bu tartışmalar, ancak yardımcı bir unsur olarak değerlendirilebilir.

Bahsi geçen kavramların ıstılahî anlamları da konunun ne denli karmaşık ve kritik bir mesele olduğunu göstermektedir. “Kader” kelimesi sözlükte ölçü, takdir ve miktar anlamlarına gelirken; terim olarak Allah’ın ezelden ebede kadar gerçekleşecek her şeyi ilmiyle bilmesi ve belirlemesi anlamına gelmektedir. “Cebr” ise sözlükte “zorlamak” anlamına gelir; ıstılahta ise insanın iradesinin bulunmadığını ve bütün fiillerin Allah tarafından zorunlu kılındığını savunan anlayışı ifade eder. Tartışmanın merkezinde yer alan bir diğer kavram olan “irade” ise “seçme, dileme ve bir şeye yönelme” anlamlarını taşımaktadır. Bu problem çerçevesinde bazı mütekellim âlimler, irade kavramını “cüz’î” ve “küllî” olmak üzere ikiye ayırarak orta bir yol bulmaya çalışmışlardır. Buna göre cüz’î irade, insanın sınırlı tercihlerini ifade ederken; küllî irade Allah’ın sınırsız kudret ve yaratma gücüne delâlet etmektedir.

Bu çalışmanın temel amacı, özgür irade ve kader meselesini tarihsel, felsefî ve mezhepsel bağlamlarda bütüncül bir biçimde incelemektir. Bu doğrultuda öncelikle tartışmanın tarihsel arka planı ele alınacak, ardından mezheplerin bu meseleye dair yaklaşımları değerlendirilecek ve son olarak modern dönemde kader ve özgür irade tartışmalarının hangi sonuçları doğurduğu ve bu mesele hakkında hangi görüşlerin ileri sürüldüğü incelenecektir.

1. Tartışmanın Doğuşu

İslâm düşüncesinde özgür irade ve kader problemi yalnızca felsefî boyutta bir tartışma değildir. Bilakis, Cemel ve Sıffin Savaşları gibi Müslümanların birbirini katletmesi bu problemin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. “Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”[1] Ayetinin sonucu olarak halk, Cemel ve Sıffin Savaşlarına katılanların hükmünün ne olacağı konusunda kafa karışıklığı yaşamıştır. Bu olaylar Müslümanların birlik, beraberlik, huzur ortamını oldukça zedelemiştir. Aynı dönemde farklı siyasî grupların çıkışı, insanların birbirlerine karşılıklı zulmü, haksızlık ve iç savaşların nasıl açıklanacağı sorusu akılları kurcalamış, ardından kader inancı etrafında sorgulanan bir mesele haline gelmiştir.

Kader meselesinin, problem olarak çıktığı ilk zaman Sıffin Savaşı ve sonrası olarak kabul edilebilir. 657 yılında gerçekleşen Sıffin Savaşı’nda, Hz. Ali ve Hz. Muaviye’nin orduları kıran kırana çarpışarak adeta ortaya katliam çıkmasına sebep olmuşlardır. Bu kıyım bir süreçtir ancak bu sürecin gerçekleşmesine sebep olan faktörlere değinmeden geçilmemelidir. Başlıca sebeplerden bazıları, Hz. Ali hilafetinden önce Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle alakalı kanının yerde kalmamasını savunan Şam valisi Hz. Muaviye, Hz. Ali’ye karşı savaş sonucu hilafeti ele geçirmeyi planlamasıdır. Savaş sonucu mutlak bir galibin çıkmaması sonucunda olay kararını “Hakem” olayı ile belirlenmesi yönünde ortak kanıya varılmıştır. Asıl mesele bahsettiğimiz hakem olayı sonucu ortaya çıkmaktadır. Hakemlerin kararı neticesinde Hz. Ali’nin otoritesi zayıflamış ve de Hz. Muaviye’nin güç kazanmış olması, o dönemin birçok Müslümanının aklında “Allah’ın ezelde takdir ettiği bir kader midir, yoksa insanların kendi iradeleriyle aldıkları yanlış kararların bir neticesi midir?” sorusunu uyandırmıştır. İşte bu sorunun zihinlerinde uyandığı dönemde üzerine konuşulmakta olan “Kader ve özgür irade” problemi teolojik veyahut da kelâmî denilebilecek düzleme taşınmış olmaktadır.

Mevzubahis dönemde bu meseleye karşı iki farklı yaklaşımın bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu yaklaşımların sayısını elbette arttırmak mümkündür lakin en temelde bu iki görüş yatar. Bu yaklaşımlardan ilki insanın iradesini oldukça kısıtlayan bir tavır sergilerken, ikinci görüş ise “İnsan iradelerinde özgürdür, aksi takdirde Allah’ın bizi hal ve hareketlerimizden sorumlu tutmasının makul gözükmüyor.” şeklindedir. Bahsedildiği üzere bu görüşlerin sayısı, görüşlerin radikalleşme derecesine mukabîl artmaktadır. Bazı mezhepler bu meseleye olan tutumları ile ön plana çıkmışlardır. Giriş bölümünde kısaca değinilen hususa binâen “Emevî iktidarı kendi siyasal meşruiyetini güçlendirmek için kader anlayışını bir ideoloji olarak kullanmıştır. Emevîler, iktidarlarını ve uygulamalarını “Allah’ın takdiri” olarak sunarak muhalefeti susturmaya çalışmışlardır.” Şeklinde oldukça güçlü bir iddia da söz konusudur. Bu iddia olayı detayına inilmeden oldukça makul gözükmektedir. İnsanların hiçbir fiil üzerinde etkisi olmadığı, her şeyin Allah’ın zorunlu kılmasıyla gerçekleştiği anlayışı, Emevîlerin zulüm ve adaletsizliklerine dinî bir meşruiyet sağlamakta gibi görünüyordu. Emevîlerin bu tutumundan kısa bir müddet sonra “Cebr” yani “Kulların bütün fiillerini ilâhî irade ve kudretin zorlayıcı tesiriyle yaptıklarını ifade eden kavram.”[2] Kökünden türemekte olan “Cebriyye” adı verilen mezhep boy gösterecektir. Kökünden de anlaşılabileceği üzere bu mezhep “İnsanlara ait ihtiyarî fiillerin ilâhî irade ve kudretin zorlayıcı tesiriyle meydana geldiğini savunan grupların ortak adı.” dır. [3]

Bahsedildiği gibi buna muhalif bulunan görüş de kendince sebeplere dayandırmaktadır. Özellikle dönemin bazı âlimleri ve dindar şahsiyetleri, “zulmü Allah’a nispet etmenin” teolojik açıdan kabul edilemez olduğunu savunmuşlardır.[4] Onlara göre, eğer insanın hiçbir iradesi yoksa, günah ve isyanın sorumlusu da insan olamaz; bu durumda ilâhî adaletin bir anlamı kalmaz. Bu düşünce hattı ilerleyen yüzyıllarda Kaderiyye ve Mu‘tezile ekollerinin temel argümanlarının şekillenmesine zemin hazırlamıştır. Böylece kader ve özgür irade meselesi, salt bireysel bir inanç tartışması olmaktan çıkarak hem siyasî hem de toplumsal düzeyde kritik bir rol üstlenmiştir.

Hicri 2. Yüzyıllardaki tartışmalarda bu meselenin hararetlenip, net bir sonuca kavuşmasının bir sebebi de Kur’an-I Kerim’de bulunan ayetlerin oldukça farklı biçimlerde yorumlanmasıdır. “Allah dilediğini hidayete erdirir, dilediğini de saptırır”[5] bu ve bunun benzeri ayetler görüldüğü üzere cebr yaklaşımına kapı aralamaktadır. Öte yandan “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim zerre kadar şer işlerse onu görür”[6] şeklinde bulunan ayetler ise, insanın iradesinin bulunduğu, bununla birlikte her hareketinden sorumlu tutulacağını destekler niteliktedir. Bu çift yönlü dil, erken dönem Müslümanlarının yaşadığı siyasî ve toplumsal krizlerle birleşince, kader meselesi hem itikadî hem de fıkhî sonuçlar doğuran bir ihtilaf alanına dönüşmüştür. Kulun istemesi ile Allah’ın istemesi arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Özetle, Kader ve özgür irade probleminin oluşumu, dönemin Müslümanın kendince farazî olarak oluşturduğu yahut Kur’an ayetleri bazında anlaşmazlıkların çıktığı biçimde değildir. Tartışmanın doğuş sebebinde en büyük rol, Müslüman toplumun tarihî tecrübesi, özellikle de Sıffin Savaşı ve onu takip eden siyasî bölünmelerdir. Bu şartlar neticesinde kimileri kendi vicdanını rahatlatmak amacıyla kaderci bir tutum sergilerken, kimileri de böyle bir durumda imtihanın mahiyetini sorgulayarak karşıt bir tavır geliştirmişlerdir. Bu tartışmanın alevlenmesi kader inancının siyasî bir araç olarak kullanılmasına, buna karşı teolojik itirazların yükselmesine ve nihayetinde İslâm kelâm tarihinde köklü mezhepsel tartışmaların doğmasına zemin hazırlamıştır.

2. Mezhepler Bağlamında Kader Tartışmaları

Kader ve özgür irade tartışmalarının seyri, özellikle bu meseleye farklı mezheplerin yaklaşımları üzerinden anlaşılabilir. İslam tarihinde ilk iç savaşlar sonrası gündeme gelen ve uzun bir süre boyunca gündemden kalkmayan “insanın fiillerinde hür olup olmadığı” sorusu, Kelâmî mezheplerin birbirinden ayrıştığı temel noktalardan birisi olmuştur. Bu ayrışımlar sonucu ortaya, Kaderiyye ve Cebriyye gibi oldukça uç ve radikal fikirli mezhepler ile orta yolu arayan Ehl-I Sünnet kelâmının bile kendi içerisinde oldukça karşıt fikirlere sahip olduğu görülmektedir.

İlk olarak Kaderiyye mezhebi, insanın, iradesini mutlak bir biçimde özgür kabul etmesiyle ön plana çıkmıştır. Bu mezhebe göre insan, sorumluluk doğuran fiillerini yalnızca kendi iradesiyle oluşturduğunu düşünür ve savunur. Onlara göre Allah direkt olarak insanın fiillerine müdahil olmaz. Bu yaklaşım özellikle siyasî bağlamda da büyük önem taşır. Çünkü Emevî döneminde yöneticilerin zulüm ve haksızlıklarını “Allah’ın kaderi” şeklinde açıklamaları, muhalif düşünürleri “insan kendi fiilinden sorumludur” tezini savunmaya yöneltmiştir.[7] Dolayısıyla Kaderiyye yalnızca kelamî bir mezhep ile kısıtlı kalmayıp siyasette de belirli bir duruşa sahip olduğu görülmektedir . Bu noktada Cebriyye görüşünün, Kaderiyye görüşünü tarihî bakımdan öncelediği söylenebilir.

Kaderiyye mezhebine en karşıt noktada duran Cebriyye ise, insan iradesini neredeyse bütünüyle reddetmiş, tüm fiilleri doğrudan Allah’a nispet etmiştir. Onlara göre insan, rüzgâr önündeki yaprak gibidir; kendi fiilleri üzerinde hiçbir etkinliği bulunmamaktadır. Bu görüş, özellikle siyasî otorite açısından işlevsel olmuş; yöneticilerin uygulamaları, “Allah’ın takdiri” olarak meşrulaştırılmıştır. Emevîlerin iktidarı, çoğu zaman iç savaşlar ve muhalefetle sarsılıyordu. Özellikle Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da öldürülmesi ve sonrasındaki siyasi baskılar, yönetimlerini meşruiyet açısından tartışmalı hâle getirdi. Bu yüzden “Allah’ın takdiriyle biz yönetiyoruz, bizim iktidarımız ilahî iradenin bir sonucu” diyerek kaderci bir anlayışı resmî söylem haline getirdiler. Böylece muhalefetin “siz zulmediyorsunuz” eleştirisine, “bu bizim değil Allah’ın takdiridir” cevabını verdiler. Ancak bu yaklaşım, ahlâkî sorumluluğu imkânsız hâle getirdiği için büyük eleştirilere uğramıştır. Emevîlerin, işkencesini bir noktada meşrulaştırması bu mezhebin halk nezdinde oldukça olumsuz karşılandığını görürüz. Öte yandan Emevîlerin halefi olan Abbasîlerde ise durum tam tersine bir akış sergilemektedir. Abbasîler iktidara geldikten sonra, özellikle ilk dönemlerinde, Emevî kaderciliğine karşı bir tepki olarak özgür iradeyi vurgulayan yaklaşımları desteklediler. Abbasîlerin iktidara gelişinde, Emevîlerin “kaderci” zulmüne tepki duyan gruplar önemli rol oynadı. Bu sebeple Abbasîler, iktidarlarının ilk döneminde “insan fiillerinde hürdür, zulüm Allah’tan değil zalim yöneticidendir” fikrini destekledi[8].

Bu iki aşırı uç yaklaşım arasında Mu’tezile, orta bir yol bulma amacı taşımıştır. Mu‘tezile’ye göre Allah adalet sahibidir ve kullarına zulmetmez. Eğer insan fiillerinde özgür olmasaydı, Allah’ın cezalandırması veya ödüllendirmesi adil olmazdı. Bu nedenle Mu‘tezile, insanın fiillerinin yaratıcısı olduğunu savunmuş ve kader anlayışını ilâhî adalet ilkesiyle bağdaştırmaya çalışmıştır[9]. Onların bu yaklaşımı, kader meselesine rasyonel ve ahlâk merkezli bir boyut kazandırmıştır.

Ehl-i Sünnet kelâmı içerisinde ise mesele farklı bir biçimde ele alınmıştır. Eşârilik kendince bir kesb teorisi geliştirmiştir. Eşârilik fiillerin yaratılışını Allah’a, kazanımını (kesb) ise insana atfeden özgün bir tutum sergilemiştir. Bu teoriye göre fiili yaratan Allah’tır; ancak insan o fiili gerçekleştirdiğinde bir tercih durumu söz konusudur. Tercih ettiği için de sorumluluğu ona aittir[10]. Bu durumda hem Allah’ın kudretine hem de insanın iradesine herhangi bir zeval gelmemiş bulunmaktadır. Özgür irade ve kader problemindeki, Eşârilerin geliştirdiği bu teori daha çok bir orta yol arayışı olarak yorumlanabilir. Bir noktada insanın iradesizliğini savunan cebriye radikalliğinden ayrılır, öte yandan da insanı fiillerinin mutlak yaratıcısı sayan Kaderiyye ve Mutezileden farklılaşır. Her ikisinin de varlığını savunup tek yönlü olmaktan çıkmakta olduğunu görürüz.

Mutezile mütekellimleri ise bu teoriyi kabul etmezler. Kadî Abdülcebbar başta olmak üzere çeşitli âlimler bu teoriyi bir söz oyunundan ibaret görür. “Onlar (Eş‘arîler), kulun fiili hususunda ‘kesb’ diye bir şey ileri sürerler. Fakat bu, hakikatte hiçbir anlam ifade etmeyen bir lafızdır. Çünkü fiili yaratan Allah’tır, kul ise o fiile hiçbir tesir etmez. Böyle olunca bu ‘kesb’ dedikleri, insanın fiillerdeki rolünü açıklayan gerçek bir kavram değil, belirsiz bir sözdür.” Şeklinde görüşünü ileri sürer.

Mu’tezile mezhebinin temel ilkesi ve mefhumunun “Adl” yani adalet olduğunu bilmekteyiz. Mevzubahis kesb teorisi hakkında ise Allah’ın adaletli olmasına aykırıdır derler. “Eğer kulların fiillerini yaratan Allah olursa, kulları günahlarından dolayı azaplandırmak zulüm olur. Çünkü fiilleri kendi ihtiyarlarıyla yapmamışlardır.”[11] şeklinde görüşlerini temellendirmişlerdir. Özetle; Mu’tezile’nin kesb teorisini geçersiz kabul etmesinin temel sebebi içerisinde bir çelişki görmeleridir. Onlara göre fiili yaratanın Allah olduğunu söylemek ama aynı zamanda insana sorumluluk yüklemek bir çelişkidir. Öte yandan fiili Allah’ın yaratması, insana ise sadece o fiili “kazanma” gibi muğlak bir rolün verilmesi, Mu’tezileye göre yetersizdir. İmtihan yeteri kadar manalı hale gelmez.

Maturîdilik ise Eşâriliğe nazaran daha özgürlükçü bir biçimde meseleyi ele almıştır. Allah, insana akıl ve irade bahşetmiş ise bunun elbet bir hikmeti vardır ve insan yaptıklarından sorumlu tutulacaktır, derler. Aksi takdirde insanın tercih edebilme becerisinin bir işlevinin olmayacağını savunurlar. Dolayısıyla insan, fiillerinden sorumludur; ancak bütün imkân ve şartların yaratıcısı yine Allah’tır[12]. Maturîdiyye’nin bu yaklaşımı, hem kaderi hem de özgür iradeyi uzlaştırma çabası bakımından dikkat çekici bir denge kurmuştur.

Özetle; mezheplerin kader ve özgür irade konusundaki yaklaşımları, sadece teorik tartışmalardan ibaret değildir. Bu görüşler hem dönemin siyasî yapısını hem de Müslümanların adalet, sorumluluk ve ahlâk anlayışlarını doğrudan etkilemiştir. Kaderiyye’nin bireysel özgürlüğü savunması, Cebriyye’nin kaderci teslimiyeti, Mu‘tezile’nin adalet merkezli rasyonalizmi ve Ehl-i Sünnet’in denge arayışları, İslam düşünce tarihinde kader meselesini en temel problemlerden biri hâline getirmiştir.

3. Felsefî Bağlam ve Tartışmalar

Özgür irade ve kader problemi, İslâm düşüncesinde yalnızca kelâmî ekollerin ele aldığı bir husus değildir. Özgür irade ve kader felsefi ekollerin de derinlemesine incelediği bir problemdir. İslâm felsefesinin teşekkül sürecinde, Yunan Felsefesinden tercüme edilen eserler, Aristotelesci gelenek ve de yeni platonculuk başta olmak üzere, İslam filozoflarının üzerinde büyük etkisi mevcuttur. Bu bağlamda insan fiillerinin kaynağı, iradenin mahiyeti, zorunluluk ve imkân kavramları gibi meseleler hem kelamcılar hem de filozoflar için ortak tartışma alanı olmuştur.

İslâm filozoflarına göre insan, akıl ve irade bahşedilmiş bir varlıktır, bundan ötürü kısmî ölçüde özgürlüğe sahip olduğunu belirtirler. Lâkin bu özgürlüğün mutlak olmadığını, ilahî düzen tarafından sınırlandığını ileri sürmüşlerdir. Fârâbî, insanın fiillerinde belirli bir özgürlüğe sahip olduğunu kabul etmekle birlikte, bu özgürlüğün ilahî düzenin kuşatıcılığı içinde gerçekleştiğini vurgular. Ona göre âlemde her şey ilahî hikmet çerçevesinde varlık bulur, fakat insan aklı ve iradesi sayesinde bu düzene uygun veya aykırı davranma tercihini kullanabilir. Dolayısıyla sorumluluk, insanın bu tercihiyle ilişkilidir[13].

Gazali ise bu husus hakkında, hem filozofların hem de mütekellim âlimlerin görüşlerini incelemiş, kendisi konu hakkında yorum yaparken sorumluluk ve ahlak kavramları çerçevesinde değerlendirmiştir. Neticede kendisinin husus hakkında vardığı yorum şöyledir “İnsanın fiilleri Allah’ın yaratmasıyla meydana gelir, fakat insanın kudreti ve iradesi bu fiillerin kazanılmasında rol oynar.” Bu yorumdan da hareketle İmam Gazzalî’nin Eşâri’nin kesb teorisini benimsediğini görmekteyiz. Lâkin yine de Gazzalî bir kesb teorisi savunanlarındandır, şeklinde bir söylemde bulunmak doğru olmaz. Kendisi insanın ahlâkî sorumluluğunu korumak amacıyla, özgür iradenin bir anlamda gerçekliğini de savunmuştur. Yani her ikisini de net olarak benimsemeyip bir orta yol arayışına girmiştir[14].

İslâm felsefesinin metafizik kurucularından biri olan İbn-i Sinanın ise kendi teorisini felsefi bir derinlikle işlediği aşikardır. Mütekellimlerden farklı olarak Özgürlük problemini kendi uzmanlık alanıyla metafizik ilmiyle irtibatlandırarak ele alma çabası göstermiştir. İbn-i Sina’ya göre insan metafizik ile fizik âlemi arasında irtibat kuran yegâne varlıktır. Tanrı ise zorunlu bir varlık olup, evrende olmuş ve olacak her şeyi bilir[15]. İbn-i Sina’nın metafiziğinde tanrı “zorunlu” olarak var olan bir varlıktır. Bütün âlemin dengesi ve düzeni tanrının bilgisiyle sağlanır. İnsan ise tanrının tercihine bağlı olarak “Mümkün” bir varlıktır. İnsanın kendi iradesi vardır fakat bu irade mutlak değil, Tanrı’nın kurduğu nedensellik düzeni içinde işler. İnsan bir seçim yapacağı takdirde meydana gelebilecek fayda ve zararları tartıp, kendi kanaatine uygun olanı tercih eder; lâkin tüm bunlar tanrının belirlemiş olduğu neden-sonuç silsilesinin bir parçası olarak, tanrının ilmi dahilinde gerçekleşir. Bu durumda İbni Sina, kaderci ve özgür iradeci tutumları metafiziksel şekilde ele alarak uzlaştırmıştır. İnsanın gerçekten irade sahibi olduğunu ama bu iradenin metafizik bir zorunluluk ve ilahî düzen içinde sınırlı olduğunu savunmuştur.

İbn Rüşd ise, Eşâri’nin kesb teorisini şiddetli bir biçimde eleştirmiştir. Şiddetli eleştrisinin sebebi, bu teorinin insanın fiillerinin gerçek anlamda faili olmaktan çıkarır. Eğer insan fiillerinin faili olmaktan çıkarsa “Şeriatın hükümleri niye mevcuttur?” sorusunu yöneltir ve böyle bir şey söz konusu olsaydı şeriatın hükümlerinin boşa çıkmış olacağını söylemektedir. İbn Rüşd, insanın aklî değerlendirme gücü sayesinde alternatifler arasında seçim yapabildiğini, dolayısıyla gerçek bir fail olarak sorumlu tutulabileceğini savunmuştur. Ancak bu özgülerin hepsi “Sünnetullah” adı verilen İlahî düzen içerisinde işler. İbn Rüşd ile İbn-i Sina’nın bu meseleye yaklaşımları birbirleri ile örtüşmektedir.

Başlıca bahsedilen bu İslâm filozoflarının ortak noktaları, hiçbirinin cebri savunmaya yakın bir tutum sergilememiştir. Genel olarak insanın zorlamaya tâbi olmadığı, kendisinin bir miktar iradeye olduğu, bu irade sonucu fiillerinin faili olarak tercihte bulunur. Bu tercih etme özgürlüğünün ilahi düzen çerçevesinde kısıtlı olduğunu belirtmişlerdir. Mesele hakkında keskin çizgilerden uzak durmuşlar, aklın ön planda olduğu bir orta yol arayışına girmişlerdir. Bu noktada felsefî yaklaşım, kelâmî tartışmalara farklı bir boyut kazandırmış ve özgür irade meselesini yalnızca teolojik değil, aynı zamanda metafizik ve ahlâkî bir problem olarak ele almıştır.

4. Dünya Dinlerinde Özgür İrade Problemi ve Determinizm Tartışmaları

Özgür irade ve kader meselesi yalnızca İslâm’da değil neredeyse bütün dünyada, farklı dönemlerde ortaya çıkmış bir tartışmadır. Zira, bir yaratıcının varlığına inanan her toplumun özgürlük ve yaptıklarının neticesi ile alakalı kafasının karıştığı görülmektedir.

Yahudilerin genelini göz önünde bulundurulduğunda insanın seçme hakkının bulunduğunu söylemektedirler. Direkt olarak kutsal kitapları olan Tevrat içerisinde şu lafız yer almaktadır: “(Tanrı) Önüne hayatı ve ölümü, bereketi ve laneti koydum; sen hayatı seç ki yaşayasın”[16]. Günümüzde bazı Yahudîlerin günlük hayatta günah işledikçe bellerindeki ipe bir düğüm atması, seçme haklarının olduğunu ve bu seçimlerinden sorumlu tutulacakları düşüncesine kanıt sunmaktadır. Yahudilikte özgür irade hem teolojik hem de etik açıdan zorunlu bir ilkedir. Tanrı’nın emirleri bağlayıcıdır; fakat insan onları yerine getirip getirmemekte serbesttir. Bu da Yahudi ahlakının “sorumluluk ve seçim” ekseninde şekillenmesine yol açar.

Hristiyanlıkta aslında problem tam olarak “İnsanın kendi iradesiyle seçim hakkına sahip midir, kaderini kendi mi belirler?” şeklinde ortaya çıkmaz. Bahsedilen probleme benzer olarak “Lütuf ve kurtuluş” kavramlarıyla karşılaşılır. Hristiyan kişilerin problematik hale getirdiği mesele daha çok “İnsan kendi başına iyi olanı seçebilir mi?”, “Tanrı’nın lütfu olmadan kurtuluş mümkün müdür?”, “İnsan iradesi günahla ne ölçüde zedelenmiştir?”[17]. Hristiyanlar, Adem ve Havva’nın Tanrı’ya itaatsizliğinin dünyaya ilk günahı, yani asli günahı getirdiğine inanırlar. Hristiyanlığın kuruluşundan sonraki yüzyıllarda, ilahiyatçılar asli günah kavramını, Adem ve Havva’dan beri tüm insanlara miras kalan bir günah olarak geliştirdiler. Asli günah, doğuştan itibaren herkeste bulunur ve insanların günah işlemeye olan doğal eğilimini temsil eder. Yani insan zaten işlemediği bir günahın bedeli olarak günahkâr bir varlık olarak dünyaya gelir.

Mezkûr problem, Hristiyan tarihinde Augustinus ve Pelagius[18] arasındaki tartışma ile oldukça sistematik bir hale gelmiştir. Aynı dönemde yaşamış olan bu iki insanın münakaşaları ile mevzu ileri bir düzeye taşınmıştır. Pelagius, insanın özgür iradesiyle iyi veya kötü davranışları seçebileceğini savunmuş; Augustinus ise asli günah öğretisinden hareketle, insanın iradesinin Tanrı’nın lütfu olmaksızın kurtuluş için yeterli olmadığını öne sürmüştür. Aslî günah ile insan kötülüğe meyilli bir hale dönüşmüştür. Augustinus, insanın iradesini kabul eder ama günahla sınırlı olduğunu savunur. Gerçek anlamda özgürlük, Tanrı’nın lütfuna bağlanmakla mümkündür. Bu nedenle onun teorisi hem insan sorumluluğunu hem de Tanrı’nın mutlak rolünü vurgular. Kısacası; ağırlıklı olarak kabul edilen görüş olan Augustinus’un bu görüşünde insanın iradesi mevcut lâkin hakikî kurtuluşa erebilmeyi insan değil, tanrı belirler. İnsanın iradesi bunun için yetersizdir.

Zerdüştlükte (Mecûsilik) bu tartışmanın etkisi yoğunluklu bir biçimde hissedilmektedir. Mecusî bir kişi tarafından özgür irade, iyilik tanrısı Ahura Mazda ile kötülük ilkesi Angra Mainyu arasında seçim yapmakla ilişkilendirilmiştir. Yani kendilerinin bu yetkiye sahip olduklarını düşünmektedirler[19]. Zaten düalist bir din olan Zerdüştlük’te direkt olarak “Kader” diye bir kavrama inanılması zordur. Ortada iki tanrı vardır ve hangisi insanın kaderini belirleyecektir. Nitekim öyle mutlak güç sahibi bir tanrı tasavvuru da mevcut değildir.

Hinduizm’de özgür irade: İnsan yaşamı karma yasasına bağlıdır. Kişinin önceki hayatlarında yaptığı fiiller onun kaderini belirler; ancak bu, bütünüyle bir cebir değildir. İnsan, mevcut hayatında dharmasına (ahlaki-dini görev) uygun davranarak karmasını iyileştirebilir. Dolayısıyla Hinduizm hem sorumluluğun azlığını hem de özgür iradeye alan tanıyan bir anlayışı bir arada taşır[20].

Budist düşüncede özgür irade, “dependent origination” yani bağımlı varlık yasası bağlamında ele alınır. Her irade ve eylem, önceki koşullarla bağlantılıdır; bu yüzden özgürlük mutlak değil, koşullandırılmış bir süreçtir. Elbette bu bahsedilen Budizm’de “yoğunluklu” olarak kabul edilen görüştür. Velhasıl kelâm, Budizmde cebirci bir yaklaşımın ağırlıklı olduğu görülmektedir[21].

Batı felsefesinde hâkim olan görüşün, sebep–sonuç ilişkileri silsilesine dayanan ve “determinizm” olarak adlandırılan yaklaşım olduğu görülmektedir. Determinizm olarak adlandırdığımız bu mefhumu, “evrendeki tüm olayların, önceden var olan nedenler tarafından zorunlu olarak belirlendiğini savunan felsefî görüş” şeklinde tanımlamak mümkündür. Basit bir mantık yürütüldüğünde, eğer tüm koşullar ve yasalar bilinebilseydi, teorik olarak gelecekte ne olacağının kesin biçimde öngörülebileceği sonucuna ulaşılabilir. Ancak bütün koşulları ve yasaları eksiksiz biçimde bilmek insan aklı için mümkün olmadığından, bu tür bir öngörü fiilen gerçekleştirilememektedir.

Deterministlerin geleceği öngörebilme fikrini ilke olarak kabul ettikleri varsayıldığında, irade kavramının belirleyici bir etkisine inanmadıkları sonucuna ulaşmak zor değildir. Determinist yaklaşımlar kendi içinde farklı şekillerde sınıflandırılabilmekte olup, bu görüşlere karşıt bir tutum sergileyen ve Batı felsefesinde önemli bir yer tutan “Libertaryanizm” adlı yaklaşım da bu bağlamda ortaya çıkmaktadır.

Determinist düşüncenin en uç noktasında yer alan katı deterministler, “Eğer evren deterministikse, yani her olay önceden gelen nedenlerle kesin olarak belirlenmişse, özgür irade gerçek değildir.” görüşünü savunmaktadır. Bu yaklaşımın doğal bir sonucu olarak insanın ahlâkî ve pratik sorumluluğunun bir bakıma illüzyon olduğu ileri sürülür; zira bu anlayışa göre bireyin yaptığı seçimler kendi kontrolünde değildir. Katı deteministliği, özgür iradenin tamamının yok sayıldığı bir düşünce akımı olarak özetlememiz mümkündür.[22]

Soft determinizm (Uyumculuk), deterministliğin biraz daha esnek noktasıdır. Katı deteministlikten farkı, özgür iradeyi tamamen reddetmemesinden ötürüdür. Soft determinizm, determinizm ile özgür irade arasında bir uzlaşı sunar. Buna göre insan davranışları önceden belirlenmiş nedenlerle şekillense de, birey kendi arzuları, inançları ve rasyonel düşüncesi doğrultusunda hareket ediyorsa özgür iradeye sahiptir. Örneğin, bir kişi sabah işe gitmeye karar verdiğinde bu karar, uykusundan kalkma şekli, işe olan ilgisi ve hayatındaki sorumlulukları gibi etkenlerin sonucu olarak belirlenir. Ancak kişinin kararı kendi isteğiyle ve düşünerek alınmışsa, bu eylem belirlenmiş nedenlerle şekillenmiş olsa bile özgürce yapılmış sayılır.[23]

Son olarak libertaryenlerden bahsedilirse çok daha modern bir kavram olduğu söylenebilir. Libertaryenizm, insanların özgür olmasını en önemli değer olarak gören bir düşünce biçimidir. Bu görüşe göre, herkes kendi hayatı, bedeni ve sahip olduğu şeyler üzerinde tam hakka sahiptir. Devlet, insanlara nasıl yaşayacaklarını söylememeli; sadece onları korumakla yetinmelidir. Ekonomide serbest piyasa yani devletin karışmadığı bir ticaret anlayışı savunulur. Libertaryenler, yüksek vergilere, devletin ekonomiye fazla müdahale etmesine ya da herkese eşit para dağıtma gibi sistemlere karşı çıkar. Kısacası, bu düşünce insanlara karışılmamasını, kendi seçimlerini yapabilmelerini ve özgür olmalarını savunur[24].

Sonuç

Toparlamak gerekirse, özgür irade meselesi insanlık tarihinin en kadim felsefî ve teolojik tartışmalarından biri olarak, farklı düşünce ekolleri ve dinlerde çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. İslâm düşüncesinde Cebriyye, Mu‘tezile ve Eş‘arîlik gibi ekoller bu problem etrafında birbirinden oldukça farklı konumlar almış; özellikle “kesb teorisi” ve “insanın fiilleri üzerindeki sorumluluğu” üzerinden özgürlük meselesi tartışılmıştır. Mu‘tezile, insanın özgürlüğünü ilâhî adalet fikriyle temellendirmeye çalışırken; Eş‘arîlik daha çok ilâhî kudreti merkeze alarak insan fiillerini Tanrı’ya nispet etmiş, ancak kesb kavramı aracılığıyla sınırlı bir sorumluluk alanı tanımıştır. Bu tartışmalar, İslâm düşüncesinde kader, ilâhî irade ve insanın sorumluluğu konularında asırlardır süregelen bir düşünsel mirasın oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Diğer yandan İbn Sînâ, İbn Rüşd ve Gazzâlî gibi İslâm filozofları meseleyi metafizik düzeyde ele almış; insanın özgür iradesini Tanrı’nın küllî ilminden bağımsız görmemiş, ancak insan fiillerinin zorunlu bir cebirciliğe indirgenemeyeceğini savunmuşlardır. Bu bağlamda özellikle İbn Sînâ, Tanrı’nın mutlak bilgisi ile insanın cüz’î fiilleri arasında bir denge kurmaya çalışmıştır.

Farklı dinlerde de özgür irade meselesi benzer biçimde merkezî bir sorun alanı olmuştur. Yahudilikte Tanrı’nın emir ve yasaklarının anlamlı olabilmesi için insanın özgür olması gerektiği vurgulanırken, Hristiyanlıkta özellikle Aziz Augustinus’un günah, lütuf ve özgürlük bağlamındaki yorumları belirleyici olmuştur. Hinduizm ve Budizm’de ise karma ve yeniden doğuş öğretileri çerçevesinde özgür irade tartışmaları, daha çok eylemlerin sonuçlarının kaçınılmazlığı ve bireyin manevî arınma sürecindeki rolü üzerinden şekillenmiştir.

Modern döneme gelindiğinde özgür irade tartışmaları, özellikle determinizm problemiyle iç içe ele alınmıştır. Bazı düşünürler evrende her şeyin zorunlu bir nedensellik zinciriyle belirlendiğini ve bu nedenle özgür iradenin gerçek bir varlığının bulunmadığını savunmuştur. Buna karşılık Hume’dan itibaren geliştirilen “uyumculuk” anlayışı, özgür irade ile determinizmin zorunlu olarak birbirine aykırı olmadığını; bireyin kendi istek ve eğilimleri doğrultusunda eylemde bulunabilmesinin özgürlük için yeterli olduğunu ileri sürmüştür. Libertaryen görüş ise özgür iradenin, insanın dışsal belirlenimlerden bağımsız olarak gerçek anlamda seçim yapabilme gücünü içerdiğini savunmaktadır.

Sonuç olarak özgür irade meselesi yalnızca teolojik bir problem değil, aynı zamanda felsefî, bilimsel ve kültürel boyutları olan çok yönlü bir tartışma alanıdır. Bu sorunun farklı ekoller ve dinler tarafından birbirinden oldukça farklı biçimlerde ele alınması, meselenin derinliğini ve karmaşıklığını ortaya koymaktadır. İnsanlık tarihi boyunca özgür irade tartışmaları, bir yandan Tanrı’nın mutlak bilgisi ve kudreti, diğer yandan insanın ahlâkî sorumluluğu arasındaki ilişkinin ifadesi olmuştur. Bu yönüyle özgür irade problemi, geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanın varoluşunu, sorumluluk bilincini ve anlam arayışını şekillendirmeye devam etmektedir.

KAYNAKÇA:

 Abdülcebbar, Kadî. el-Muğnî fi’l-Edl ve’t-Tevhîd. Kahire: Dârü’l-Kütüb.

 Arnaldez, R. (2002). İslâm Düşüncesinde Kader ve İnsan Hürriyeti. (Çev. H. İzmirli). İstanbul: İnsan Yayınları.

 Atay, H. (1981). Emevîler Döneminde Kader Anlayışı. Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.

 Fârâbî. el-Medînetü’l-Fâzıla. (Çev. N. Çağıl). İstanbul: MEB Yayınları, 1990.

 Gazzâlî, İmam. İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn. Beyrut: Dârü’l-Ma‘rifa, 2000.

 Gazzâlî, İmam. Tehâfütü’l-Felâsife. (Çev. H. Atay). Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları, 1962.

 İbn Rüşd. Tehâfütü’t-Tehâfüt. (Çev. M. Kaya). İstanbul: Klasik Yayınları, 1999.

 İbn Sînâ. eş-Şifâ: Metafizik. (Çev. E. Demirli). İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004.

 Karaman, H. (1997). İslâm Akaidi ve Kelâmı. İstanbul: Ensar Yayınları.

 Kutlu, S. (2003). Kader ve İrade Hürriyeti Problemi. Ankara: TDV Yayınları.

 Watt, W. M. (1948). Free Will and Predestination in Early Islam. London: Luzac.

 Wolfson, H. A. (1976). The Philosophy of the Kalam. Cambridge: Harvard University Press.

 Augustinus. De Libero Arbitrio. (Çev. T. Williams). Indianapolis: Hackett, 1993.

 Pelagius. Commentary on St. Paul’s Epistles. London: SPCK, 1922.

 Eliade, M. (1999). Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi. (Çev. A. Berktay). İstanbul: Kabalcı Yayınları.

 Hume, D. (1978). A Treatise of Human Nature. Oxford: Clarendon Press

  1. Nisâ 4/93
  2. Cebr”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/cebr (Erişim: 23.08.2025).
  3. “Cebr”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. Erişim: 23 Ağustos 2025. https://islamansiklopedisi.org.tr/cebr
  4. Özler, Mevlüt. Kader Problemi. İstanbul: İz Yayıncılık, 1996.
  5. Nahl, 93; Yunus, 99
  6. Zilzâl, 7-8
  7. Turan, M. (2024). KUR’AN’A GÖRE KADER VE ÖZGÜRLÜK İLİŞKİSİ. EKEV Akademi Dergisi(100), 199-214. https://doi.org/10.17753/sosekev.1501355
  8. Taberî, Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr. Tarih-i Taberî: Tarihu’r-Rusul ve’l-Mülûk. çev. Z. Kadiri Ugan. İstanbul: MEB Yayınları, 1991.
  9. Wolfson, Harry Austryn, The Philosophy of the Kalam, Harvard University Press, 1976, s. 220-225
  10. Bağdâdî, Abdülkâhir, Usûlü’d-Dîn, Kahire, 1928, s. 117-120.
  11. Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, c.1, s. 45-46
  12. Mâturîdî, Ebû Mansûr, Kitâbü’t-Tevhîd, tahkik: Fethullah Huleyf, Beyrut: Dâru’l-Ma‘rifa, 1970, s. 302-305.
  13. Fârâbî. el-Medînetü’l-Fâzıla. Çev. N. Çağatay. Ankara: MEB Yay., 1990.
  14. Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife, çev. M. Kaya, İstanbul: Klasik Yay., 2005
  15. Toksöz, Hatice. “İbn Sînâ’nın Metafizik Sisteminde İrade Ve İnsanın Özgürlüğü Problemi The Problem of Freewill Concept and Free Actions in the Metaphysical System of Avicenna”. Milel ve Nihal 9/1 (Mart 2012), 105-134.
  16. Tesniye 30:19
  17. Sheposh, Richard. “Hristiyanlıkta Kurtuluş”, ebsco.com, 2024
  18. Barrett, M. (n.d.). The battle of the will, Part 1: Pelagius and Augustine. The Gospel Coalition. (Türkçe çeviri)
  19. Melisa Daktilosu. 2022. Zerdüştlük felsefesi – özgür irade ve ahlak. Melisa Daktilosu.
  20. Altıntaş, Mert. (2022, Nisan 17). Özgür irade üzerine bir inceleme. Öncül Analitik Felsefe.
  21. Foster, D. (2019, May 10). Free Will and Buddhism. Learn Religions.
  22. Altıntaş, Mert. (2022, Nisan 17). Özgür irade üzerine bir inceleme. Öncül Analitik Felsefe.
  23. Altıntaş, Mert. (2022, Nisan 17). Özgür irade üzerine bir inceleme. Öncül Analitik Felsefe.
  24. Yılmaz, B. (2025). Liberteryenizm nedir?. Bedri Yılmaz Web Sitesi. https://www.bedriyilmaz.com/bilgi/liberteryenizm/

Avatar fotoğrafı

Halil Şen

İHYÂ – II

Cağaloğlu Anadolu Lisesi 1. Sınıf Öğrencisi

iletişim: senhalil972@gmail.com