Halku’l-Kur’ân Tartışması ve Politik Sonuçları

Loading

Öz

İlmî ve itikadî tartışmalar olarak ifade ettiğimiz ve yaygın incelemenin ulema üzerinde yapıldığı birtakım tartışmaların hem sosyopolitik hem de dine yaklaşım şekli üzerindeki etkisi kaçınılmazdır. “Kur’an mahlûk mudur?” tartışması, Şer’i ilimler henüz teşekkül sürecindeyken Hristiyan bir âlim tarafından gelen ve Hz. İsa’nın “Kelimetullah” olmaklığı düşüncesine dayandırılan, Yahudiler tarafından ortaya atılan ve Tevrat’ın mahlûk olmaklığı düşüncesine dayandırılan iddialar gibi çeşitli dış etkiler ile Sıfatullah tartışmaları üzerinden ortaya çıktığı gözlemlenebilen bazı iç etkilerin bir etkileşimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Öne çıkan isim Ahmed b. Hanbel olmakla birlikte Selefi âlimlerinin görüşü, Kur’an’ın hiçbir hâlinde mahlûk olmadığı; Allah’ın kelâmı olarak, lafzen ve manen ayrım yapılmadan kadim olduğu şeklindedir. Tartışmanın etkisinin büyümesinde başı çeken Mu‘tezilî âlimlerinin görüşü ise Allah ile, O’nun zatından gayrı bir kelâmın kabul edilemeyeceği; dolayısıyla Kur’an’ın, lafız ve mâna ayrımı yapılmadan mahlûk olarak kabul edilmesi gerektiği yönündedir. Ehl-i Sünnet âlimleri ise bu meseleyi Kur’an’ı lafız ve mana olarak iki bölüme ayırarak incelemiş; mananın Allah’ın kelâmı ve kadim olduğu, lafzın ise mâna’dan ayrı ve mahlûk olduğunu savunmuşlardır. Mezheplerin Kur’an’a mahlûk veya kadim olarak bakması, onların Kur’an görüşü ve tevil anlayışı üzerinde de ciddi bir etki sahibi olmuştur. Kur’an’ın mahlûk olarak kabul edilmesi, onun tevilinde mecaza, teşbihe ve yoruma yol açmaktayken; kadim olarak kabul edilmesi, Ehli Rey’in anlayışına ters düşmekte ve Kur’an’ın akıl ile yoruma, mecaz ve teşbihe Ehli Rey’in kabul ettiği gibi açık olmadığı görüşünü getirmektedir. Bütün bu tartışmaların Müslüman devleti, toplumu ve toplumunun din algısı üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğunu Mihne Hadisesi ile incelemek mümkündür. Yunan felsefesine ilgisiyle bilinen ve Mu‘tezilî âlimlerin arasında büyüyen 7. Abbâsî halifesi Me’mûn, Kur’an’ın mahlûk olduğu görüşünü benimsemiş ve bu görüşün dayatılmasıyla ulemada, devlet teşkilatında ve halkta fikrî birliğin sağlanmasını hedeflemiştir. Bu dayatma politikası, Me’mûn’a karşı gelen Ahmed b. Hanbel’in ve beraberinde kimi Ehl-i Hadis âlimlerinin eziyetler görmesine sebep olmuştur. Mu‘tezile’nin temsilinde Ehl-i Rey’in ve Selefiyye’nin temsilinde Ehl-i Hadis’in ilmî ve politik açıdan karşı karşıya gelmesi, dönem Müslümanlarının din, mezhep ve hakikat algısı üzerinde ciddi etkilere yol açmıştır.

Abstract

It is inevitable that the scholarly and doctrinal debates, which we refer to as intellectual and creedal discussions and which are widely focused on the ulema (scholars), have an impact on both the socio-political sphere and the way religion is approached. The debate on “Is the Qur’an created (makhluq)?” emerged as a result of an interaction between various external influences, such as the claims made by a Christian scholar during the formative period of Sharia sciences, based on the idea of Jesus being the “Word of God” (Kalimatullah), and claims raised by Jews, based on the idea of the Torah being created; and certain internal influences observable through the debates on the Attributes of God (Sifatullah). Although Ahmad ibn Hanbal is the prominent figure, the view of the Salafi scholars is that the Qur’an is not created in any state; that as the Word of God, it is eternal (qadīm), without any distinction between its wording (lafs) and its meaning (ma’na). The view of the Mu’tazili scholars, who spearheaded the growth of the debate’s influence, is that a Word distinct from God’s essence cannot be accepted alongside Him; therefore, the Qur’an must be accepted as created, without distinction between its wording and meaning. The Ahl al-Sunnah scholars, on the other hand, examined this issue by dividing the Qur’an into two parts: wording and meaning; they argued that the meaning is the Word of God and is eternal, while the wording is separate from the meaning and is created. The perspective of the schools regarding the Qur’an as either created or eternal also had a significant impact on their understanding of the Qur’an and their approach to interpretation (ta’wīl). Accepting the Qur’an as created led to the use of metaphor, simile, and rational interpretation (ta’wīl) in its exegesis; whereas accepting it as eternal went against the approach of the Ahl al-Ray (People of Opinion) and brought forth the view that the Qur’an is not open to rational interpretation, metaphor, and simile as accepted by the Ahl al-Ray. It is possible to examine the impact of all these debates on the Muslim state, society, and its perception of religion through the Mihna Incident. The 7th Abbasid Caliph Al-Ma’mun, known for his interest in Greek philosophy and raised among Mu’tazili scholars, adopted the view that the Qur’an is created and aimed to achieve intellectual unity among the ulema, the state organization, and the public by imposing this view. This policy of imposition led to the persecution of Ahmad ibn Hanbal and some Ahl al-Hadith scholars who opposed Al-Ma’mun. The scholarly and political confrontation between the Ahl al-Ray (represented by the Mu’tazila) and the Ahl al-Hadith (represented by the Salafiyya) had serious consequences for the period’s Muslims’ perception of religion, schools of thought, and truth.

Giriş

Hz. Muhammed’in (sav) vefatının ardından geçen süreçte ortaya çıkan ihtiyaçlar ve bazı dış etkenler, şer‘î ilimlerin teşekkül sürecini beraberinde getirmiş; bu süreç, belirli ilmî ve itikadî tartışmaların da doğmasına yol açmıştır. “Halku’l-Kur’ân” meselesi bağlamında Kur’an’a hangi usulle yaklaşılması gerektiğine dair farklı görüşler, yalnızca dönemsel bir tartışma olarak kalmamış; asırlar sonrasını da etkileyecek kelâmî bir meselenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

“Halku’l-Kur’ân” meselesini ayrıntılı biçimde incelemeden önce, meselenin nedenini, mahiyetini ve İslâm dünyası üzerindeki tarihî ve fikrî etkilerini kısaca ele almak, ilerleyen bölümler için bir zemin oluşturacaktır. Bu noktada, söz konusu tartışmanın daha geniş bir kelâmî bağlam içerisinde yer aldığını vurgulamak gerekir. Sıfâtullah meselesi, Halku’l-Kur’ân tartışmasının fikrî arka planını oluşturan temel başlıklardan biridir.

Sıfâtullah meselesiyle birlikte ele alınan hususlar; sıfatların zât ile ilişkisi, mahiyeti, ezelî olup olmadıkları ve Allah’ın mutlak birliğine nasıl etki ettikleri gibi pek çok tartışmayı kapsamakta ve oldukça geniş bir alanı ihtiva etmektedir. Halku’l-Kur’ân meselesi ise bu tartışmalar içerisinde özellikle ezeliyet ve zât ile ilişki meselesi çerçevesinde ele alınmaktadır.

Sıfâtullah ve Halku’l-Kur’ân meseleleri arasında, mezheplerin bu konulara bakış açıları ile kelâmî meselelerde benimsedikleri düşünce usulleri arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Meselenin ilmî mahiyetinin doğru biçimde kavranabilmesi için sıfatlar meselesiyle sağlıklı bir bağ kurulması önem arz etmektedir. Bu bağlantı, çalışmanın ilerleyen aşamalarında daha derinlikli ve tafsilatlı bir biçimde ele alınacaktır. İnceleme konusu edindiğimiz kelâmî meseleler—özellikle asıl araştırma alanımız olan Halku’l-Kur’ân meselesi—üzerine yoğunlaşmak, mezheplerin bakış açıları ile Kur’an’ı yorumlama biçimleri arasında doğrudan bir ilişkiyi gözlemlememize imkân tanıyacaktır.

Çalışmamızda, Allah’ın kelâm sıfatının Halku’l-Kur’ân meselesine nasıl bir temel oluşturduğunu tarihsel süreç içerisinde ele alarak başlanacak; ardından mezheplerin bu meseleye dair ilk tutumları incelenecek ve tartışmanın başlangıç safhası değerlendirilecektir. Ayrıca, meselenin ehemmiyetinin daha iyi kavranmasına katkı sağlayacağı düşünülen bir diğer husus olarak, tartışmanın mezheplerin Kur’an anlayışları üzerindeki etkileri ele alınacaktır. Bu teorik incelemelerin somut bir sonuca bağlanabilmesi amacıyla çalışmanın son bölümünde, meselenin pratik bir yansıması olan Mihne hadisesi incelenecek; bu bağlamda Kur’an’a bakışın ve onu yorumlama biçiminin ilim çevrelerinde, İslâm toplumunda ve devlet yapısında ne denli güçlü etkilere sahip olduğu değerlendirilecektir.

Çalışmada mezheplerin bu konuya ilişkin yaklaşımlarının ve yaşanan tarihî hadiselerin incelenmesi; onların kelâmî meselelerdeki genel usullerini, düşünce yapılarını ve bunun sosyo-politik etkilerini gözlemleme imkânı sunacaktır. Aynı zamanda Kur’an’ı yorumlama biçimlerinin tarihsel etkileri ile günümüzdeki yansımaları arasında bir bağ kurulması mümkün hâle gelecektir.

İnsanların, devletlerin ve toplumların İslâm’a bakışının son derece karmaşık bir hâl aldığı çağımızda, bu tür meselelerin hassas ve bilinçli bir biçimde ele alınması gerekmektedir. İncelemelerin yalnızca tarihsel olaylara ve klasik ulema tartışmalarına indirgenmesi durumunda, Halku’l-Kur’ân gibi meselelerin ve Mihne gibi hadiselerin doğurduğu problemlerin yeterince anlaşılması ve ele alınması mümkün olmayacaktır. İslâm düşüncesinin teşekkülünde ciddi etkiler meydana getiren bu meselelerin sağlıklı ve titiz bir biçimde incelenmesi, günümüzde yapılan çalışmaların mevcut sorunlar üzerindeki etkisizliğinin de aşılmasına katkı sağlayacaktır.

1. BÖLÜM / Halku’l Kuran Meselesinin Teşekkül Süreci

Kuran’ın yaratılmışlığı ile alakalı ilk tartışmalar ortaya çıkana kadar bu konuda Hz. Peygamber’e nispet edilen herhangi bir hadise rastlamamaktayız. Kuran’da ise Zuhruf/3[1] veya Furkan/32[2] gibi ayetlerde جعلناه (ce‘alnâhu) “Biz onu yaptık/kıldık” veya نُزِّلَ (nuzzila) “indirildi” (tedricî indiriliş) gibi ifadeler “Kuran” kelimesi ile terkip halinde kullanılsa dahi doğrudan “halk” kelimesi ile böyle bir terkip görülememektedir.

Tartışmanın çeşitli etkilerden ötürü başlamasının ardından ise bu konuyla ilgili Hz. Peygamber’e “Kur’an Allah kelâmıdır, mahlûk değildir.”[3] şeklinde hadis nispet edildiği görülmektedir. Fakat bu rivayetin senedi sahih değildir.[4] Halku’l-Kur’ân meselesi ile ilgili doğrudan dayanak kılınabilecek bir nassa ulaşılamamaktadır.[5]

Tartışmanın ortaya çıkışını Hicrî 2., Milâdî 8. yüzyıllara dayandırabiliriz. Tartışmayı incelemeye tarihsel süreçle başlayacağımız için önce meselenin ortaya çıkmasına yol açan iç ve dış etkenleri ve niteliklerini ele almak faydalı olacaktır. Halku’l-Kur’ân tartışmasının ortaya çıkışının sebepleri ile alakalı farklı görüşler mevcuttur. İleri aşamada mezheplerin Kur’an’ın mahlûk olması veya olmaması ile ilgili ayrıntılı açıklamalarını inceleyeceğimiz için öncesinde bu iddiaları ele almak, meselenin çıkışı ve ilk olaylar ile alakalı fikir sahibi olmak faydalı olacaktır. İddiaları sunarken izlenecek sıralama herhangi bir türden öncelemeye bağlı değildir.

  1. Yuhanna ed-Dımeşki (ö.749) Hristiyanlık tarihinde önemli bir teolog, filozof ve polemikçidir. Müslümanların arasında doğup büyümesi ile de dikkat çekmektedir. Yuhannâ genel kabule göre Helenistik kültürden etkilenmiş, Grekçe konuşan, zengin ve entelektüel bir Melkit Hristiyan ailesinden gelmekte ve Dedesi Mansûr, Bizans İmparatorluğu’na bağlı Şam bölgesinin maliyesinden sorumlu iken Hâlid b. Velîd’in Dımaşk’ı fethinde (14/635) etkin rol oynamış, Hâlid ile şehrin teslimini konuşmuş ve müslüman askerlere şehrin kapılarını açmıştır.[6]

Zühdî Hasan Cârullah, M. Ebû Zehre, Ahmed Emîn gibi müslüman yazarlardan başka D. B. Macdonald, A. S. Tritton, T. J. de Boer gibi şarkiyatçılar da Halku’l Kuran meselesinin Yuhanna ed-Dımeşki kaynaklı olduğu fikrindedir.[7]

Kendisini Halku’l Kuran meselesinde öne çıkaran, Nisâ Suresi 171. ayette geçen اِنَّمَا الْمَسٖيحُ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُۚ (…Meryem oğlu Îsâ Mesîh ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur…) ve Tevbe Suresi 6. ayette geçen “Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, ona aman ver ki, Allah’ın kelamını dinlesin…” (حَتَّىٰ يَسْمَعَ كَلَـٰمَ ٱللَّهِ) gibi ayetlerden yola çıkarak Kuran’da Hz. İsa için kelimetullah, Kuran için ise hem “Allah’ın kelimeleri” hem de “Allah’ın kelamı” ifadelerinin kullanıldığını belirtmiş olması ve bunlardan çıkardığı iddiasıdır. Belirtilen ayetlerden ve henüz yeni teşekkül eden İslam düşüncesinde sıfatın Allah’la bir ve ‘mahlûk değil’ olarak kabul edilmesinden yola çıkarak Hz. İsa’nın uluhiyetini kabul ettirebilme gayesiyle Müslümanlara karşı Hz. İsa’yı da mahlûk kabul edemeyecekleri yönünde bir iddiada bulunmuştur. Kendisi bu iddiasını sunarken Müslümanların buna karşı gelebilmesi için Kuran’ın mahlûk olduğunu söylemeleri gerektiğini ve bu iddiada bulunan birisi olursa zındık telakki edileceğini düşündüğünü belirtilmiştir.[8] Dımeşki’nin bu teziyle birlikte başta mutezile olmak üzere mezhepler kendilerini açıklama yapmakla mükellef görmüş ve meseleyle alakalı görüşleri oluşmaya başlamıştır. Ehl-i Sünnet, Kuran’ın Allah katında kadîm olduğunu ancak lafız biçimine geldiği zaman mahlûk olduğunu savunmuştur. Hz. İsa’nın kelimetullah olduğu söylenen ayette (Nisa/171) aynı zamanda onun kün (ol) emri sonucunda var olduğunun da geçtiğini belirtir ve Hz. İsa’nın mahlûk olduğunu söyler. Kuran’da İsa için “kelimetullah” ifadesinin kullanılmasını, Allah’ın onu bir baba olmadan “ol” emriyle mucize olarak yaratmasından dolayı olduğuna yorar. Ehl-i Sünnet’e göre burada kelimetullah, Allah’ın zatıyla kadîm olan Kelam sıfatını değil, o sıfattan sadır olan tekvini emri ifade eder. Uluhiyet’i ifade etmemektedir.[9]

Halku’l Kuran görüşü Kuran’ın hem manasının hem lafzının Allah ile birlikte ezeli olduğu yönünde olan Selefiyye bu konuda ciddi bir tevil çabasına girmeden açıklama yapmıştır. Hz. İsa’ya Kuran’da “kelimetullah” denmesini Selefiyye de Ehl-i Sünnet gibi kün (ol) emrine bağlı bir mucize olarak yaratılmış olmasına bağlar. Selefi alimlerinden İbn Teymiyye her ne kadar tartışmanın ilk ortaya çıktığı dönemde yaşamış olmasa dahi yaptığı yorum Selefiyye’nin görüşünü anlayabilmemiz için faydalıdır. Kendisi fikrini “Meryem oğlu İsa, Allah’ın kelimesi olması bakımından mahlûk olan bir kelime ile var edilmiştir. Allah’ın kelamı ezelîdir, ancak Hz. İsa’ya verilen ‘kelime’ ismi onun Allah’ın ‘kün’ emriyle yaratılmış olmasına işarettir.” diyerek ifade etmiştir.[10] Ahmed bin Hanbel’in fikrine göre ayette bahsi geçen kelime Meryem oğlu İsa değil, Allah’ın ‘kün’ emridir ve mahlûk değildir. Hz. İsa ise bu kelimenin sonucunda var olan olduğu için mahlûktur.[11]

Mutezile, Allah’ın Kelam sıfatının O’nun zatından ayrılamaz bir biçimde olduğunu, Allah’ın kelamının insanlar için bir anlama ve lafza bürünmesininin hâdis olduğu görüşünü savunur. (Mutezile’nin bilhassa Allah’ın vahdetini açıklarken sıfatlar konusunda yaptığı derin açıklamalar mevcuttur lakin bunları ileri aşamada ele alacağımız için şimdilik sıfat düşüncesi ile alakalı bu kadarına değinmemiz kafidir.) Mutezile İsa’nın “Kelimetullah” olarak nitelenmesinden yola çıkan iddiaya karşın açıklama yaparken Ehl-i Sünnet ve Selefiyye gibi “Kün” emri meselesine değinmiş, Hz. İsa’ya nispet edilen ‘kelimetullah’ ifadesinin bir ezelilik iddiası taşımadığını, öyle ki Kuran’ın da Allah’ın kelamı, kelimesi olarak mahlûk olduğunu belirtmiştir. Bunun açıklaması “Meryem oğlu İsa, Allah’ın kelimesi olarak yaratılmıştır; bu kelime, Allah’ın zatından bağımsızdır ve mahlûktur. Allah’ın kelâmı ise ezeli değildir ve mahlûk değildir. Dolayısıyla İsa’nın ‘kelime’ olarak nitelendirilmesi, onun yaratılmış olmasına işarettir.”[12] şeklinde yapılmıştır.

Mutezile’nin, Allah’ın zatından ayrı, mahlûk olmaklığı gerektiren bir kelamın onun sıfatı olmasını kabul etmeyişinden ve Kuran’a da mahlûk olarak bakışından ötürü Dımeşki’nin iddiasına Ehl-i Sünnet ve Selefiyye’ye kıyasla daha etkili bir karşılık verdiğini söyleyebiliriz.

Mezhepler, bu iddiaya ilişkin yaptıkları açıklamalar ile henüz kelam ilminin yeni teşekkül ettiği dönemde düşünce usullerini ortaya koymuş ve tartışmanın da önemli ölçüde temelini atmışlardır. Bahsini yaptığımız görüşler, yalnızca Yuhanna ed-Dımeşkî’nin iddialarına birer açıklama değil aynı zamanda mezheplerin konuya dair görüşlerinin temeli niteliğindedir. Meselenin ortaya çıkışı ile ilgili iddialara İbnü’l Esir ile devam edebiliriz.

  1. İbnü’l-Esîr (1160 – 1233), tam adıyla İzzeddin Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Abdülkerîm eş-Şeybânî el-Cezerî, İslam tarihindeki en önemli tarihçilerdendir. Bu aşamada kendisinin ele alınmasının sebebi meselenin ortaya çıkışıyla alakalı güçlü iddialara sahip olmasıdır.

İbnü’l Esir, Kuran’ın mahlûk olduğu iddiasını dışarıdan gelen bir ‘saldırı’ olarak değerlendiriyor diyebiliriz. Onun iddiasına göre, birçok kaynakta Hz. Peygamber’e büyü yapması meselesiyle bilinen[13] Lebîd b. A‘sam, Tevrat’ın mahlûk olduğunu düşüncesi üzerinden Kuran mahlûktur iddiasını ortaya atmış ve yeğeni Talut bu düşünceyi kitaplaştırmıştır. Ardından Beyân b. Sem‘ân, Ca‘d b. Dirhem, Cehm b. Safvân ve Bişr b. Gıyâs el-Merîsî gibi kelâmcılar da aynı fikri savunmuştur[14] ve böylece Kuran’ın yaratılmış olarak kabul edilmesi görüşü kimi mezheplerin kabulüyle İslam düşünce sistemine dahil olmuştur.

İbnü’l Esir’in, Kuran’ın mahlûk olduğu iddiasını bu şekilde dışarıdan bir müdahaleye bağlı olarak almasını yalnızca tarihsel bir açıklama olarak ele almak mümkün değildir. Doğrudan, İbnü’l Esir’in Kuran’ın mahlûk olduğu görüşünü kabul etmemesi, onun bu meseleye dışarı kaynaklı bakmasının bir sonucudur ya da onun bu meseleyi dışarı kaynaklı olarak anlatması, Kuran mahlûktur değildir görüşünün bir sonucudur kanısına varılmadan burada karşılıklı bir etkileşim olduğu da belirtilmelidir.

  1. Bağdat’ın inşasından onuncu asrın sonuna kadar olan süreçte Yunanca felsefî ve bilimsel literatürün neredeyse tümünün Arapça ’ya tercüme edildiği söylenebilir.[15] Bu tercümeler sırasında Grek felsefesine ait” logos” kavramı Arapça ‘ya ”kelam” ve ”nutk” olarak çevrilmiştir. Logos, etimolojik olarak söz, akıl, düzen anlamlarını aynı anda barındıran, Herakleitos ve Anaksagoras’ın felsefesinde de önemli bir yer tutan etkili ve geniş bir kavramdır. Kavramın “tanrısal söz” ve “yaratıcı akıl” boyutları, Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olması meselesini tartışan kelamcıların kavramsal ufkunda bir yankı bulmuştur. Logos kavramı, Tanrı’nın sözünün zatından ayrı bir fiil olarak anlaşılmasına imkân tanıdığı için Mu‘tezilî kelamcıların “Kur’an mahlûktur” görüşünü destekleyen bir anlam sunmuştur.
  2. İlk üç maddede de dışarıdan bir müdahale ile tartışmanın şekillendiği üzerine olan düşünceler incelenmiştir. Genel kabul görmüş, sebep iddialarının sonuncusu ise direkt Sıfatullah meselesinin bir bölümü olan Allah’ın sıfatlarının ezeli veya hadis olmaklığı üzerinden ortaya çıktığı görüşüdür.

Ca’d bin Dirhem, akılcılığıyla öne çıkmış ve eski felsefi kültürlerin merkezlerinden birisi sayılan Harran’da doğmuş ve büyümüş olduğu düşünülür. Allah’ın zatının dışında birtakım kadîm sıfatlara sahip olmasının tevhit ilkesine aykırı olduğunu savunmuş, ilahi sıfatlar hakkındaki nasların akıl ışığı altında incelenmesi gerektiğini söylemiştir. Aynı zamanda Allah’ın Hz. Musa ile konuşması veya Hz. İbrahim’le dost olması gibi meseleleri de mecaz olarak yorumlamaktadır.[16] Belirtilen fikirleriyle öne çıkmış olan Ca’d bin Dirhem’in Kuran’ın mahlûk olduğu fikrinin ilk sahibi olduğu ve Cehm b. Safvan’ın da bu görüşü yayan kişi olabileceği söylenmiştir. Kādî Abdülcebbâr, Ebû Hâşim el-Cübbâî’den naklen konunun Ebû Hanîfe ve öğrencileri zamanında ortaya çıktığını belirtir.[17]

Kur’an’ın mahlûk olup olmadığına dair tartışmanın ortaya çıkışı ile ilgili farklı etkenler ve bu etkenlerin meydana getirdiği düşünsel sonuçlar incelenmiştir. Tartışmanın ortaya çıkışı ile ilgili bir açıklama yapılırken bu nedenlerden yalnızca birini işaret etmek doğru değildir. Zira söz konusu etkiler kendi aralarında da karşılıklı bir etkileşim içindedirler. Bahsini ettiğimiz dört ayrı etkiyi gözlemlendiğinde birbirleri için birer gerekçe oldukları dahi görülmektedir. Grek felsefesinden yapılan tercümelerle İslam düşünce sistemine girmiş olan kavramların, fikirlerin Allah’ın kelamına olan bakışa etkisi değerlendirmeye değerdir. Allah’ın kelamına olan bakışın Halku’l Kuran tartışmasının teşekkülündeki rolü de aynı şekilde kaçınılmazdır. Benzer şekilde, Yahudi ve Hrıstiyan düşüncelerinden Halku’l Kuran tartışmasına intikal eden unsurların da meselenin şekillenmesi konusunda önemli etki sahibi olduğuna dikkat çekilmelidir. Zira meselenin İslam tarihinde ciddi bir etkiye sahip olduğu gözlemleni- lebilmektedir. “Kuran mahlûk mudur?” soru ve sorununun bu denli geniş bir tartışmaya dönüşmüş olmasının bir sebebi de elbette dışarıdan gelen kuvvetli iddialar ve bu iddialara önem verilmiş olmasıdır.

2.BÖLÜM / Zat – Sıfat Tartışmasının Halku’l Kuran Meselesine Temel Etkisi

Sıfatullah meselesinin kapsam alanına giren tartışmaların bir kısmı olan zat – sıfat ve sıfatların ezeliliği meseleleri hakkında Mutezile’den başlayarak mezheplerin görüşlerini kısaca açıklamak, sıfat meselesinin tartışmaya oluşturduğu temeli inceleyebilmek ve mezhepler arası çatışmalara giriş yapmak için fayda sağlayacaktır.

Allah’ın zatının tek ve ezeli olmaklığı konusunda kelamcılar arasında bir tartışma görülmemektedir. Öyle ki Allah’ın tek ve ezeli olmaklığı, fikirleri bizlere ulaşan bütün kelamcılar için ortak bir kabuldür. Tartışma, bu kabulün izahı biçiminde ortaya çıkmıştır. Mezheplerin Allah’ın vahdetini açıklama biçimleri onların sıfatlara olan bakışının şekillenmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Sıfatlara dair yapılan tanımlamalar ve sınıflandırmalar, kelam sıfatına olan bakışı ve kelam sıfatına bakış biçimi de Halku’l Kur’an düşüncesini şekillendirmektedir.

Mutezili alimler Allah’ın zatına zaid kadîm sıfat atfetmenin tevhid ilkesiyle ters düştüğü görüşündedir. Öyle ki Allah’a onun zatından gayrı sıfat nispet edilemez, bu durum Allah’la birlikte ezeli bir başka varlık kabul etmeyi gerektirir ki bu da Allah’ın vahdetine aykırıdır.[18] Mutezile’nin zata zaid sıfatlara karşı olan bakışında Ca’d b. Dirhem’in zat – sıfat meselesine bakışının etkisi de gözlemlenebilir. Ca’d b. Dirhem’in Allah’a sıfat nispet etmenin onu, yarattıklarına benzetmek olabileceğini düşünmüş ve sıfatları nefyetmiş, Mutezile ise bu görüşü benimsemiş ve devam ettirmiştir.[19] İleri aşamalarda ise Mutezile’yi mezhepleştiren isimlerden olan Ebü’l-Huzeyl el-Allaf, Allah’a atfedilen sıfatları tamamıyla reddetmemiş ve “Allah ilmiyle bilir, ilmi onun zâtıdır; kudretiyle güç yetirir, kudreti onun zâtıdır” şeklinde düşüncesini ifade etmiştir.[20] Bu düşünceleri temel alarak mutezili alimleri Allah’ın zatından ayrı bir sıfat konuşmazlar, Allah’ın zatından ve fiilinden bahsederler. Mutezile’ye göre sıfatlar, Allah’ın fiileri ile ilişkilidir.

Hem açıklık getirebilmek için örnek vermek hem de Halku’l Kuran ile bağı görebilmek için kelam sıfatına olan bakışa da göz attığımızda, Mutezile’nin ‘Allah’ın kelamı’nı fiili bir tecelli ve onun mahlûkat ile etkileşime geçmesi için yaratılmış olarak gördüğünü söyleyebiliriz.[21]

Selefiyye’nin Halku’l Kuran tartışmasında da birçok meselede takındığı gibi yine literalist bir tavır takındığı gözlemlenebilmektedir. Dışarıdan gelen iddialara karşı ciddi bir savunma çabasına girilmemiş, mesele teşekkül sürecinde iken de bu tartışmalara girilmemesi gerektiğini söylemiştir.[22] Allah’ın sıfatlarının yorumlanması konusunda Selefiyye, Bilâ Keyf ve Bilâ Teşbih üzerinden ilerlemektedir. Allah’ı yarattıklarına teşbihten uzak durma kaydı ile onun sıfatlarını kabul eder. Sıfatların onu yarattıklarına benzetmeyeceğini savunur ancak keyfiyetlerini Allah’a bırakır, mecaz veya teşbihe girmez.[23]

Zat- sıfat ilişkisi meselesinde Ehl-i Sünnet hakkında ağır basan görüş dengeleyici bir fikir ortaya koyduğu şeklindedir. Hatta İbn Küllab’ın görüşlerinin mutezilenin iddiaları ile çıkan tartışmanın arkasına bir uzlaştırıcı olduğu yorumu da yapılmıştır.[24] Sıfatları yorumlarken Selefi düşüncenin teşbihe müsait ve bu bakımdan tehlikeli olduğunu, Mutezilenin ise sıfatları Allah’ın zatından ayrı kabul etmemekten ötürü nefyine kadar gitmesinin doğru bulmamıştır.

Ehl-i Sünnet, sıfat tasnifini, zatî sıfatlar (Allah’ın varlığına, kadîmliğine, bekâsına işaret eden), subûtî sıfatlar (hayat, ilim, kudret, irade, sem, basar, kelâm ve tekvîn gibi), ve haberî sıfatlar (Kur’an ve hadislerde geçen “el, yüz, istivâ” gibi) şeklinde yapmaktadır.[25]

Allah’ın kemalini ifade eden sıfatların teşbihten kaçınır biçimde Allah’a nispetinin zorunlu olduğunu söylenmiştir. Zati sıfatlar olarak bölümlendirilmiş kısmın Allah’ın zatının aynı veya gayrı olmaklığı konusunda ise Ehl-i Sünnet alimlerinde tam bir ittifak görülmemektedir. Ulemanın ekseriyeti Sıfatların Allah’ın zatına zaid bir şekilde nispet edildiği görüşündeyken; Eşari, Maturidi ve İbn Küllab’ın görüşleri, Allah’ın sıfatlarının O’nun ne aynı ne de gayrı olduğu yönündedir. Bunu varlık ve yokluk dışında üçüncü bir hal olarak tanımlamaktadırlar. Örnek olarak ise on sayısı ve bir rakamının ilişkisi verilmiştir. On sayısı on olmaklığı için bir rakamına muhtaç değildir fakat on yazarken biri kullanmak, on sayısını ifade ederken aklın biri kabul etmesi üzerinden onu anlatmak gereklidir.

Ehl-i Sünnet’in kelam sıfatına bakışını Sünni ulemanın ekseriyetince kabul görmüş olan İbn Küllab’ın fikriyle açıklayabiliriz: Allah’ın kelam sıfatı, kelam-ı nefsi ve kelam-ı lafzi olmak üzere ikiye ayrılır. Aslolan ve kadîm olan kelam-ı nefsidir. Bunun insanlara ulaşma halinde büründüğü hale ise kelam-ı lafzi denir.[26] Mutezileye bir cevap olarak mana bakımından kelamın mahlûk olup olmaması ile ilgili İmam Eşari’nin düşüncesi, Kuran’ın aslının mahlûk olabilmesi için ’ol’ emriyle meydana gelmesinin gerekli olduğu ve bunun da mahlûk olan ol kelamının başka bir ol kelamıyla yaratılmasını gerektirdiği, son durumda mahlûk olmayan bir ol kelamı kabul edilmemesinin teselsüle yol açacağı şeklindedir.[27]

3. BÖLÜM / Mezheplerin Halku’l Kuran Özelindeki Açıklamaları

Çalışmanın birinci bölümünde tartışmanın meydana gelme süreci ile mezheplerin Halku’l-Kur’ân meselesine ilişkin temel görüşlerini ele aldık. İkinci bölümde ise, Sıfatullah meselesinin kapsamına giren ve mezheplerin Halku’l-Kur’ân düşüncelerine zemin teşkil eden ‘zât-sıfat’ tartışması inceledik. Mihne hadisesine geçilmeden evvel, doğrudan “Halku’l Kuran” tartışmasına sunulan argümanlarla birlikte incelememizin mezheplerin kelami görüşleri ile ilgili olan kısmını tamamlanmış olacaktır.

Mutezile’ye göre Allah’ın mütekellim olmaklığı onun zatının aynındadır. “Allah’ın kelamı” ise onun sıfatı değil, fiilidir. Kuran ilahi bir kelamdır ve lafzen de manaen de mahlûktur. Allah’ın kelamı olan Kuran, görünen lafızdan ibarettir. Allah’ın nefsinde olan bir kelam kabul edilemez. Bu tevhide aykırıdır. Kuran’ın ezeli olması, onun hitap ettiklerinin de ezeli olmasını gerektirir ki bu muhaldir. Kuran’ın ezeli olup da ezeli olmayan insana hitap etmesi durumuna bakıldığı vakit ise Allah’ın maduma emretmesi, haber ile hitap etmesi abes görülmektedir.[28] İnsan ezeli değildir, insana hitap eden de ezeli olamaz, dolayısıyla Kur’an mahlûktur.

Mutezili alimleri Kuran’ın mahlûk olduğu konusundaki düşüncelerine nas üzerinden de delillendirme yapmışlardır. Ayetlerin nesh edilebilmesi, insanlara ait sözlerle karşılaştırıldığı düşüncesi,[29] Kuran için جعلناه (ce‘alnâhu) “Biz onu yaptık/kıldık” ifadesinin kullanılması, mahlûk olan Hz. İsa’dan kelimetullah diye bahsedilmesi mutezileye göre Kuran’ın mahlûk olduğunun nassa dayanan delilleridir.[30]

Mutezile; Kuran’ın parçalardan oluşmasını, tarihsel olaylardan söz ediyor olması, emir-nehiy, va‘d-vaîd, haber gibi muhtevalara sahip olması gibi hususları ve Allah’ın zatından gayrı bir ezeli kabul etmenin vahdete aykırı olması düşüncesini de Kuran’ın mahlûk olduğuna akla dayanan deliller olarak sunmaktadır.[31]

Kuran’ın lafızdan ibaret ve mahlûk olduğu görüşü pek tabii onun bir mahlûk olarak başka bir mahlûk olan insan sözünden farklı olmayacağı düşüncesini getirmiştir. Bu durum mutezilenin Kuran’ı yorumlama biçimini de şekillendirmiştir. Zat- sıfat meselesinde de bahsedildiği gibi Mutezile, Allah’ın sıfatlarını zatının aynı ve onun kelamını da onun fiili olarak görür, dolayısıyla Kuran’ı mana olarak da Allah’ın kelam fiilinin bir yansıması olarak kabul ederler. Mutezile’nin Kuran’a bu şekilde bir yansıma olarak bakıyor olması, ayetlerin te’vil usulüne zemin teşkil etmektedir. Mesela Allah’ın konuşması veya oturması gibi antropomorfik dile işaret eden ifadeler literal şekilde alınamaz ve mecaz, teşbih yoluna gidilir.

Hülasa, Mutezile’nin Kuran mahlûktur görüşü, Kuran’ı ezeli olarak kabul etmediği ve ilahi kelamın bir yansıması olarak gördüğü için onu daha rasyonel, bağlamsal ve tevile açık ele almasına sebep olduğu gözlemlenebilmektedir.

Ahmed bin Hanbel ve Selefi alimlerinin ekseriyeti, Kuran’ın hem manen hem de lafzen Allah’ın kelamı ve ezeli olduğunu savunmaktadırlar. Selefiyye’ye göre Kuran’ın mana ve lafız olarak ayrı ayrı incelenmesi doğru değildir. Hepsi bir bütündür, zira lafızdan ayrı bir mana düşünülemez. “Kuran nerede okunursa okunsun ve ne biçimde olursa olsun, ister seslendiriliyor ister parça parça kelimelerle kâğıda dökülüyor olsun bu onun Allah kelamı olmaklığını değiştirmez ve mahlûk değildir.” Kuran’ın mahlûk olduğunu düşünmek ise küfre sürükler.[32]

Selefiyye ve Mutezile’nin görüşlerinin ardına Ehl-i Sünnet’in görüşlerini incelerken, uzlaştırıcı görülen etki sebebiyle bağımsız bir inceleme değil, kıyas yaparak bir inceleme gerçekleştireceğiz.

Ehl-i Sünnet uleması bu meseleyi incelerken Selefi ve Mutezili alimlerinin aksine Kuran’ın lafzını ve manasını ayrı ele almaktadır. Selefi alimleri Kuran’ın manasının ve lafzının ayrılmaz bir biçimde ilahi kelam olduğunu savunurken, Ehl-i Sünnet Kuran’ın manasının ilahi kelam ve ezeli olduğunu, bu ilahi kelamın lafza bürünmesinin ise mahlûk olduğunu savunmaktadır. Kuran’ın lafzının ilahi kelam olmaklığı konusunda
Mutezile ve Selefiyye ortak görüşe sahipken Ehl-i Sünnet lafız olarak ayırdığı kısma ilahi kelam gözüyle bakmamaktadır. Öyle ki İmam Eşari, “Bir kimse Allah’ın kelamı olan Kuran’ı hiç duyabilir mi ?” şeklindeki ifadesiyle,[33] insanın duyup görebildiği, insana indirgenmiş kısmın mahlûk olduğunu ve Allah’ın ezeli kelamı olamayacağını vurgulamıştır. Ehl-i Sünnet, lafza kelimetullah denmesini ise mecaz olarak yorumlamaktadır.[34]

Ehli Sünnet, Halku’l Kuran meselesinin Mutezile’nin Kuran’a bakışına etkisini gözlemleyerek yorumlarda bulunmuştur. Kuran’daki lafzın delalet ettiği mananın mahlûk kabul edilmesi durumunda onun mahlûk olan bir insan sözünden neredeyse farksız olduğunun da kabul edilmesi gerekmektedir, halbuki Kuran’ın bir benzerinin meydana getirilemeyeceği ayetlerle sabittir.[35]

Ehl-i Sünnet ’in Halku’l Kuran meselesine karşı takındığı bu tavır, onun Kuran’a bakışının ne Selefiyye kadar literal, ne de Mutezile kadar akılcı olduğuna delalet etmektedir. Önemli bir çoğunluğun görüşü Ehl-i Sünnet’in bu meselede orta yol izlediği şeklindedir.

4. BÖLÜM – Halku’l Kuran Meselesinin Siyasal İncelemesi

Üçüncü bölümde mezheplerin Halku’l Kuran meselesi özelindeki görüşlerinin incelenilmesinin ardından Kuran’a mahlûk olma veya olmama bakımından bakışın mezheplerin tevil görüşlerine olan etkisi gözlemlendi ve ilk bakışta yalnızca tarihsel bir mesele gibi algılanabilen bu tartışmanın ehemmiyetinin bir nebze daha görme imkanı elde edildi. Şimdi ise Mihne hadisesi üzerinden meselenin siyasal incelemesi yapılacak ve Halku’l Kuran bağlamında Kuran’a olan bakışın toplum ve devlet üzerinde nasıl etki sahibi olduğu gözlemlenecektir.

Halku’l Kuran meselesi Halife Ebu’l-Abbas Abdullah el-Me’mun’un babası olan Halife Ebu’l-Abbas Hârûn er-Reşîd dönemine kadar ilmi ortamda ve toplumda ciddi bir yankı oluşturmamıştır. Harun er-Reşid döneminde Halku’l Kuran meselesi kimi kelamcılar tarafından dillendiriliyor ve bu meselenin bahsini açan kişiler Halife Harun er-Reşid’in tarafından ciddi bir tepkiyle karşılaşıyorlardı. Türklerin İslamlaşma sürecine katkılarıyla bilinen Mürcie’nin kelamcılarından Bişr b. Gıyas el-Merisî’nin Halku’l Kuran ile ilgili görüşü Halife’nin kulağına gittiğinde buna sert bir tepki gösterdi. Halife Memun’un kardeşi ve Harun er-Reşid’in halefi olan Halife Emin de bu tepkiyi hem Bişr özelinde olsun hem genel olarak bu meselenin açılmasıyla ilgili olsun benzer şekilde devam ettirdi.[36] Bahsedilenlerden yola çıkılarak meselenin 7. Abbasi Halifesi Memun’a kadar bastırıldığı ve ciddi bir yansıma göstermediği söyleyebiliriz.

Halife Emin ile Memun arasındaki iktidar kavgasının Memunun hilafetiyle sonuçlanması, ilmi ve siyaseti birbirine katan, öyle ki kendisine “Mihne”[37] denen bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ebu’l-Abbas Abdullah el-Me’mun, Grek felsefesine ilgisiyle bilinmiş, Mutezili alimlerin etkisi altında yetişmiş, Kuran’ın mahlûk olduğu görüşünü benimsemiştir. Öyle ki Halife Memun ve taifesinin görüşü, halkta da hakim olan Kuran’ın ezeli olduğu düşüncesinin, onu Allah ile bir tutmak ve fitne olduğu yönündeydi.[38] Halife’nin döneminde ulema ve devlet arasındaki duvar yıkılıyor, dini otorite ve devlet otoritesi harmanlanmaya çalışılıyordu. Memun döneminde ulemadaki ve halktaki kutuplaşmalar artmaya başlamış ve çalkantılı bir ortam kendisini göstermekteydi. Bu çalkantılı dönem, büyüme riski taşıyan ve merkezi otorite bakımından tehlikeli görülen görüşlere karşı Halife Memun’u harekete geçmeye itiyordu. Mutezile’nin devlet mezhebi olması ve Memunun bunun üzerinden yürüteceği politikalarla, Memun’un niyeti ile ilgili farklı ancak birbirlerini destekleyen iddialar ortaya çıktı. Halkın ve ulemanın dini birçok meselede ittifakta olamaması ve ülkede var olan iç karışıklık, gerginlik ve huzursuzluğa karşı belirli dayatmalar ile Halku’l Kuran meselesi bağlamında bir mezhepte ittifak edilmesinin çözüm olacağına inanılmıştır. Aynı zamanda özellikle döneminde ilmin merkezi olan Bağdat’ta Ehl-i Sünnet ve Şia arasındaki çatışmalara Mutezile’nin bir uzlaştırıcı yol olabileceğine inanmıştır.[39]

Halife Memun, Rumlarla olan sefer için Tarsus yolunda iken Bağdat valisi İshak b. İbrahim’e yazmış olduğu fermanda, Müslüman halk üzerinde yoğun etki sahibi olan imamların, önderlerin Peygamber’in düşünce mirası çerçevesinde ittifak etmeleri gerektiğini, ilimleri ile halkı doğru şekilde yönlendirmenin onlara farz olduğunu söylemiştir.[40] (Öyle ki Halife Memun, halkın ilimden yoksun ve Allah’ı doğru şekilde düşünmekten ve hakikat hidayet yolunda yürümekten acizi ve yönlendirilmeye muhtaç olduğu düşüncesindeydi.[41] Ve aykırı fikirlerin ortadan kaldırılması amacıyla alimlerin denetlenmesini, Kuran’ın mahlûk olduğunu kabul etmeyenlerin şahitliklerinin kabul edilmemesini ve resmi görevlerde yer almamasını, kadıların Halku’l Kuran meselesindeki görüşlerinin özel olarak dinlenmesini ve kendisine ulaştırılmasını emretmiştir.[42]

Dönemin meşhur alimlerinden olan Affân b. Müslim, Ali b. Medînî, Ubeydullah b. Muhammed, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Sa‘d, Kuteybe b. Saîd, Yezîd b. Hârûn, Züheyr b. Harb, İsmâil b. Dâvûd, Kavârîrî, Hasan b. Hammâd es-Seccâde el-Bağdâdî, Ebû Hassân ez-Zeyyâdî, Bişr b. Velîd el-Kindî, İbn Uleyye, İbnü’l-Bekkâ, Muhammed b. Nûh, Velîd b. Şücâ‘, Âsım b. Ali, Zeyyâl b. Heysem gibi isimler sorguya çekilmiş Kuran’ın mahlûk olmaklığını kabul etmeye zorlatılmışlardır. Alimlerin ekseriyeti resmi olan görüşü benimsediklerini söyleseler de Ahmed b. Hanbel ve Muhammed b. Nûh görüşlerinden dönmemiş ve Kuran’ın mahlûk olmadığı yönündeki fikirlerinde ısrar etmiş ve zincire vurulmuşlardır. Halife’nin ikinci fermanı üzerinde iki isim Tarsus’a doğru esir bir şekilde götürülmeye başlanmış fakat henüz yoldayken Halife Memun’un ölümü üzerine Muhammed b. Nuh ile Ahmed b. Hanbel’in tekrardan Bağdat’a götürülmesine karar verilmiş ancak Muhammed b. Nuh da Bağdat yolundayken ölmüştür. Ahmed bin Hanbel ise Bağdat’ta zindana atılmıştır. Sekizinci Abbasi Halifesi Mu’tasım’ın idareyi eline alması ve halkın yoğun tepkisi sonucunda Ahmed bin Hanbel de serbest kalmıştır.[43] Memun’un politikasının etki gösterdiği yer yalnız Bağdat değildir. Basra, Kûfe, Dımaşk, Medine ve Mısır gibi birçok önemli bölgede de bu politikaların uygulandığı bilgisi mevcuttur. Memun’dan miras kalan bu düşünce ve uygulama Halife Mu‘tasım ve Vâsiḳ döneminde de sürmüş, çıkan isyanlar önemli ölçüde bastırılmış, Ahmed b. Nasr gibi yakalanan ve idam edilenler olmuştur. Halife Vasık‘ın ölümünün ardından Mihne politikasında gevşeme görülmüş, Hicri 234’de Halku’l Kuran meselesinin tartışılması yasaklanmış ve 237’de Mihne mağdurları serbest bırakılmıştır.

İncelemesini yapılan Mihne hadisesi İslam düşünce tarihinde ciddi bir kırılma noktasıdır. Halife Memun’un hadis ehline ve özellikle Ahmed bin Hanbel’e uyguladığı ciddi baskı, Müslüman halkın gözünde Mihne’yi devletin dini görüşte halkı baskılamasının bir simgesi yapmıştır.

Açık bir şekilde gözlemlenebilmektedir ki bu hâdise, halk nezdinde Mutezile’nin izleniminin baskıcılık ve politik çıkarcılık üzerinden oluşmasına sebep olmuştur ve siyasi nüfuzunu da zayıflatmıştır. Ahmed bin Hanbel’in temsil oluşturduğu Ehl-i Hadis ise bu hâdise ile “bütün baskılara rağmen hakikati savunan” kahraman bir izlenim oluşturmuştur.

Mihne hâdisesi, itikadî bir tartışmayı devlet eli ve baskısıyla toparlama çabası sonucunda, Ehl-i Rey’in yanlış politikası ile Ehl-i Hadis’e karşı politikada ve halk nezdinde kaybının simgesi olmuştur. Bu kayıp, Müslüman toplum üzerinde ciddi bir etki bırakmış ve bu etki gelecek asırlardaki fikri ortama zemin teşkil etmiştir.

Sonuç

Şer’i ilimlerin henüz teşekkül sürecinde Hrıstiyanlardan, Yahudilerden, Grek felsefesinden gelen çeşitli etkiler ve Sıfatullah meselesi gibi bir kelamî tartışmanın etkileşimleri sonucunda “Halku’l Kur’an” meselesi ortaya çıkmıştır. Kuranın mahlûk olup olmadığı tartışması, Kelamî tartışmalar arasında İslam düşünce tarihine etkisi en yüksek meselelerden birisi olmuştur. Bu meselenin incelemesini yapmak mezheplerin kelamî meselelerdeki ufuklarına dair fikir sahibi olunmasını ve tartışmanın onların Kuran’ı ele alış biçimlerine olan etkisini de göstermiştir. Günümüzde ismen etkisini devam ettirmese de fikri açıdan birçok tartışmanın temelinde önemli rol oynayan Mutezile’nin akılcı tavrı ve meselede en önemli etkiye sahip olanı tevhid olmak üzere temel ilkeleri, “Halku’l Kuran” tartışmasındaki görüşünü şekillendirmiştir. Mutezile’nin mesele ilgili görüşleri dışarıdan gelen saldırılara dair önemli ölçüde savunma rolu oynamıştır. Tutumu, fikrî açıdan ve politik hatalar sebebiyle halk tarafından benimsenmeye müsait olamasa dahi Mutezile’in görüşleri bir yandan temelde bu saldırılara cevap olarak ortaya çıkmıştır. Selefiyye’nin literal tutumu ve Ahmed b. Hanbel’in kararlılığı meselenin politik etkisini ciddi derecede büyütmüştür. Öyle ki Abbasi Halifesi Memun’un dayatmalarına karşı ciddi bir direniş gösterilmiş olmasaydı, meselenin siyasete ve toplumun din algısına olan etkisinin de düşeceği çıkarımı da yapılabilmektedir. Ehl-i Sünnet’in meseleyi Kuran’ı ve Kelâm sıfatını bölümlere ayırarak incelemesi ve Kuran’ın lafzen mahlûk, manaen kadîm olduğunu söylemesi meselede bir orta yol olarak görülmektedir. Hicrî üçüncü asırda yaşanan ve “Mihne” başlığıyla incelenen hâdisenin yaşanması, Halku’l Kuran tartışmasının siyasete ve halka olan etkisini hızlandırmış, ve İslam tarihi için meseleyi bir krize dönüştürmüştür. Mutezile’yi resmi mezhep olarak benimseyen Halife Memun’un Kuran’ın mahlûk olduğu fikri üzerinden Mutezile’nin görüşlerini dayatması, benimsemeyenleri devlet teşkilatında kabul etmemesi ve karşı çıkan alimlere eziyetler çektirmesi, çeşitli bölgelerde çıkan isyanları bastırarak ve bu karşı çıkışlara aldırış etmeyerek benimsediği baskıcı politika, Mutezile’nin akılcı tavrını benimsemekte de zorlanan Müslüman halkın gözünde Ehl-i Hadis’i, tavrını ve görüşlerini ulvileştirmiştir. Mutezile’in temsilinde Ehl-i Rey, Ehl-i Hadis’e karşı politik ve toplumsal açıdan ciddi bir kayıp yaşamış ve bu kayıp Müslüman toplumların gelecek yüzyıllardaki din algısının şekillenmesinin temelinde de ciddi rol oynamıştır.

Kaynakça
  • Abū Hashim al-Jubbā’i. Kitāb al-‘Adl wa’l-Kalām. Edited by Muhammad Abd al-Salām. Beirut: Dār al-Kutub al-‘Ilmiyya, 1982.
  • Ardoğan, Recep. “Mutezile’nin Halku’l-Kur’an Fikrinin Eş’ariyye-Maturidiyye Kelâmına Nüfuzu: Kelâm-ı Nefsi Kavramlaştırması.” Usûl 15, no. 1 (2011/1). https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/153710.
  • Aydın, Hüseyin. “İbn Teymiye’ye Göre Kelâmullah’ın Doğası.” İslam Araştırmaları Dergisi 7 (2017). https://isamveri.org/pdfdrg/D04068/2017_7/2017_7_AYDINH.pdf.
  • Beyazîzâde. İşârâtü’l-merâm min ibârâti’l-imâm.
  • Beyhaki. el-Esmâ ve’s-Sıfât.
  • Demirel, Serdar. “Erken Dönemde Zihinsel Dönüşüm Bağlamında Halku’l-Kur’an Meselesi.” İbn Haldun Çalışmaları Dergisi 5, no. 2 (2020). https://doi.org/10.36657/ihcd.2020.69.
  • İbn Kesîr. el-Bidâye ve’n-Nihâye.
  • Ibn Taymiyya, Taqi al-Din Ahmad. al-Jawab al-Şahīh li-man baddala din al-Masih. Edited by Ali al-‘Imran. Riyadh: Dār al-Āşima, 1999.
  • Kılıç, Mehmet Ali. Mu‘tezile: Tevhid ve Adalet Doktrini. Ankara: İslam Araştırmaları Merkezi, 2011.
  • Kesetović, Jasmin. “el-Me’mûn Döneminde Dinî ve İlmi Hayat.” İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2017. https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/57387.pdf.
  • Müslim. Sahih-i Müslim.
  • Öz, Mustafa. “CA’D b. DİRHEM.” TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/cad-b-dirhem (23.08.2025).
  • Özdemir, Hüseyin. İslam Felsefesi ve Kelâm Tarihi. İstanbul: Kaynak Yayınları, 2014.
  • Şevki Yavuz, Yusuf. “HALKU’I-KUR’ÂN.” TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran.
  • Taberî, Muhammed b. Cerîr. Câmi’u’l-Beyân ‘an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân. Edited by Ahmed Muhammed Şakir. Kahire: Dâru’l-Ma’arif, 1956.
  • Tok, Fatih. “Ebû Hanîfe Hakkında İki İddia/İtham: Mürciîlik ve Halku’l-Kur’ân.” İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi 10, no. 19 (2012).
  • Ünsal, Mehmet Fadıl. “Felsefi ve Kelâmî Argümanlarıyla Zat-Sıfat Tartışması.” Dicle İlahiyat Dergisi 25, no. 2 (2022).
  • Watt, W. Montgomery. İslâm Düşüncesinin Teşekkül Dönemi. 2. baskı. Çeviren Ethem Ruhi Fığlalı. İstanbul: Ketebe Yayınları, 2020.
  • Yıldırım, Ramazan. “Halku’l-Kur’an Meselesinin Politik İstismarı.” Milel ve Nihal: İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi 8, sayı 1 (Ocak–Nisan 2011).
  • Yücesoy, Hayrettin. “MİHNE.” TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/Mihne (29.08.2025).
  1. “Biz onu Arapça bir Kur’an yaptık…” (جعلناه قرآناً عربياً)
  2. “İnkâr edenler: ‘Kur’an ona bütünüyle bir defada indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onu senin kalbini sağlamlaştırmak için böyle (parça parça) indirdik ve onu tane tane okuduk (tertîl ettik).” (وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً ۚ كَذَٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ ۚ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا)
  3. (Beyhakī, I, 373; Ebû Ya‘lâ, s. 87).
  4. Fatih Tok, “Ebû Hanîfe Hakkında İki İddia/İtham: Mürciîlik ve Halku’l-Kur’ân,” İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi 10, no. 19 (2012): 257.
  5. YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “HALKU’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran (24.08.2025).
  6. ÖMER FARUK HARMAN, “YUHANNÂ ed-DIMAŞKĪ”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/yuhanna-ed-dimaski (20.08.2025).
  7. YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “HALKU’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran (23.08.2025).
  8. YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “HALKU’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran (20.08.2025).
  9. Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân ‘an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, thk. Ahmed Muhammed Şâkir (Kahire: Dâru’l-Ma‘ârif, 1956), c. 6, s. 458-459.
  10. Taqī al-Dīn Aḥmad Ibn Taymiyya, al-Jawāb al-Ṣaḥīḥ li-man baddala dīn al-Masīḥ, ed. ʿAlī al-ʿImrān (Riyadh: Dār al-ʿĀṣima, 1999), 2:45.
  11. Recep Ardoğan, “Mutezile’nin Halkul’Kur’an Fikrinin Eş’ariyye–Maturidiyye Kelâmına Nüfuzu: Kelâm-ı Nefsi Kavramlaştırması,” Usûl 15 (2011/1): 131, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/153710.
  12. Abū Hāshim al-Jubbā’ī, Kitāb al-‘Adl wa’l-Kalām, ed. Muḥammad ʿAbd al-Salām (Beirut: Dār al-Kutub al-‘Ilmiyya, 1982), 1:112.
  13. Sahih-i Müslim, “Kitâbu’l-Sihir”, Hadis No: 2189.
  14. YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “HALKU’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran (22.08.2025).
  15. Serdar Demirel, “Erken Dönemde Zihinsel Dönüşüm Bağlamında Halku’l-Kur’an Meselesi,” İbn Haldun Çalışmaları Dergisi 5, no. 2 (2020): 122., https://doi.org/10.36657/ihcd.2020.69
  16. MUSTAFA ÖZ, “CA‘D b. DİRHEM”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/cad-b-dirhem (23.08.2025).
  17. YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “HALKU’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran (23.08.2025).
  18. Hüseyin Özdemir, İslam Felsefesi ve Kelâm Tarihi (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2014), 98-101.
  19. Recep Ardoğan, “Mutezile’nin Halku’l-Kur’an Fikrinin Eş’ariyye–Maturidiyye Kelâmına Nüfuzu”, Usûl 15, no. 1 (2011): 131.
  20. Mehmet Fadıl Ünsal, “Felsefi ve Kelâmî Argümanlarıyla Zat-Sıfat Tartışması,” Dicle İlahiyat Dergisi 25, no. 2 (2022): 325.
  21. Mehmet Ali Kılıç, Mu‘tezile: Tevhid ve Adalet Doktrini (Ankara: İslam Araştırmaları Merkezi, 2011), 45-49.
  22. Hüseyin Aydın, “İbn Teymiye’ye Göre Kelâmullah’ın Doğası,” İslam Araştırmaları Dergisi 7 (2017): 8, https://isamveri.org/pdfdrg/D04068/2017_7/2017_7_AYDINH.pdf.
  23. İLYAS ÇELEBİ, “SIFAT”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sifat. (26.08.2025)
  24. Doç. Dr. Mustafa Altundağ, “Kelam-ı Nefsi–Kelam-ı Lafzî Ayrımı,” M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi 18 (2000): 149. (dergipark.org.tr)
  25. İLYAS ÇELEBİ, “SIFAT”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sifat (26.08.2025).
  26. Doç. Dr. Mustafa Altundağ, “Kelam-ı Nefsi–Kelam-ı Lafzî Ayrımı,” M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi 18 (2000): 149. (dergipark.org.tr)
  27. YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “HALKU’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran (26.08.2025).
  28. Kâdî Abdulcebbâr, “el-Muhtasâr fî Usûli’d-Dîn”, 194; el-Mâturîdî, Ebu Mansur Muhammed, “Risâle fi’l-Akâid”, İslam Akaidine Dair Eski Metinler -I-, nşr. Y. Z.Yörükan, İst. 1953, s. 11.
  29. اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِيَ
    “Allah, sözlerin en güzelini, birbirine benzer, tekrar eden bir kitap olarak indirdi…” Zümer Sûresi, 39/23
  30. YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “HALKU’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran (26.08.2025).
  31. YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, “HALKU’l-KUR’ÂN”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/halkul-kuran (26.08.2025).
  32. İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 10 (Beyrut: Dâr al-Kutub al-‘Ilmiyya, 1985), 332.
    Taqī al-Dīn Aḥmad Ibn Taymiyya, Majmūʿ al-Fatāwā, c. 12 (Riyad: King Fahd Complex, 1995), 502.
  33. W. Montgomery Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Dönemi, 2. baskı, çev. Ethem Ruhi Fığlalı (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2020), 367.
  34. Beyâzîzâde, s. 175-176
  35. el-Müddessir 74/25; el-İsrâ 17/88; el-Bakara 2/23; Eş‘arî, s. 56; Mâtürîdî, s. 59.
  36. Muharrem Akoğlu, “Siyasallaşma Sürecinde Halku’l-Kur’an Tartışmaları,” Bilimname XXXVII, no. 1 (2019): 361–362.
  37. “Mihne (محنة)” kelimesi temel olarak “zor, sıkıntı, imtihan, işkence, sınama” anlamlarına gelir.
  38. “Kur’an’ın Yaratılmışlığı Meselesi ve Mu’tezile’nin Tarihî Seyrindeki Yeri, Dinî Araştırmalar, Ocak-Nisan 2001, C. 3, s. 9, 45-62.
  39. Jasmin Kesetović, “el-Me’mûn Döneminde Dinî ve İlmi Hayat” (İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2017), https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/57387.pdf.
  40. Kur’an’ın Yaratılmışlığı Meselesi ve Mu’tezile’nin Tarihî Seyrindeki Yeri, Dinî Araştırmalar, Ocak-Nisan 2001, C. 3, s. 9, 45-62.
  41. Ramazan Yıldırım, “Halku’l-Kur’an Meselesinin Politik İstismarı,” Milel ve Nihal: İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi, cilt 8, sayı 1 (Ocak–Nisan 2011): s. 50 – 69.
  42. Jasmin Kesetović, “el-Me’mûn Döneminde Dinî ve İlmi Hayat” (İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2017), https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/57387.pdf.
  43. HAYRETTİN YÜCESOY, “MİHNE”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/Mihne (29.08.2025).

Avatar fotoğrafı

Musab Güneş

İHYÂ – III

Mehmet Emin Saraç Anadolu imam Hatip Lisesi 3. Sınıf Öğrencisi

iletişim: musabreis58@hotmail.com