Kavram ve Tarihsel Süreç Açısından Daire-i Adliye

Loading

Adalet Dairesi Kavramı

Adalet çemberi, tarımı temel kaynak alan devletlerin idareyi ve düzeni sağlamak için adaleti ve bazı unsurları temel alan sistemdir. Düzenin bir döngü içerisinde olduğu ve bu döngünün parçalarının her birinin kritik olduğunu söyleyebiliriz. Bir devletin devamlılığını sürdürmesi için çok önemli ve temel bir kavramdır. Adalet denilen şeyin bir zorunluluk olduğu, adaletin olmadığı yerde çürümenin gerçekleşeceği net bir şekilde ifade edilebilir. Özü bakımından daha çok Yakın Doğuda görülen bir sistem olarak bahsedebiliriz. Tarihsel açıdan bakıldığında birçok devletin bu kavramı daha sistemleştirilmeden de olsa kullandığı görülüyor. Kavramın tarihçesi Sümerlilere kadar dayanmaktadır bu da sistemin bir devlet için ne kadar temel ve önemli olduğunu göstermektedir. İlker Kömbe bu konu hakkında şöyle bir tanım yapmıştır:

“Adalet çemberi kavramı , klasik fizik, kozmoloji ve metafizik dikkate alındığında, gökyüzünün idaresinin ve ilahi güç ve nizamın bir tezahürü olarak, birliği, varlığı, iyiliği, fazileti, kemali ve sürekliliği temsil eden daire kavramı ile tüm bunların hem temeli ve vasıtası hem de neticesi olan adalet kavramından mürekkeptir. Adalet dairesi, siyasi yönüyle, yeryüzünün bir tezahürü olan toplumun, gökyüzünün idaresine ve ilahî nizama dayanan devlet gücüyle idare edilmesi gerektiği anlamına geldiği gibi, devlet ile toplumun birlikteliğini de ifade etmektedir.”[1]

Adalet dairesi kavramı kısa ve uzun olmak üzere iki şekilde ele alınır. Devlet ile toplumun birliğinin ve sürekliliğinin ancak adalet vasıtasıyla sağlanabileceğini ifade eden kısa versiyonu ilk olarak Sasanilerde görülmektedir. Kısa versiyon hakkında 3 türden bahsedebilebilir: 4 cümleden oluşan 1 türün kaynağı Sasaniler’in kurucusu Erdeşir’dir. 5 cümle ile oluşturulan 2 türün kaynağı Melik Behram b. Behram’ın mubedleridir (rahipler). Ve son olarak 7 cümle ile oluşturulan 3 tür kaynağı ise Kisra Enûşirvan’dır.

“Kısa versiyon, her cümlenin iki unsurdan oluştuğu, her cümlenin sonundaki unsurun bir sonraki cümlenin başında yer aldığı, cümleler sona erdiğinde son cümlenin tekrar başa döndüğü ve unsurlar arasında ihtiyaç ve fayda ilişkisinin bulunduğu dairevî bir yapıdan ibarettir.”[2] Sasanilerde görülen cümlelerin dönemlerle artışı Sasaniler’in kuruluşundan imparatorluk düzenine geçişini gösterir.

Uzun versiyonu denilebilecek sistem, mahiyeti tam olarak netleşmemekle birlikte, Aristoteles’e ve Aristoteles ile Büyük İskender’in mektuplarından oluşan Sırrü’l-Esrâr’a dayanmaktadır. Bu mektuplarda bulunan üç rivayetin her biri sekiz cümle, her cümle ise dört unsurdan oluşmaktadır. Uzun versiyonun temel unsurları şunlardır: ‘Âlem’, ‘devlet’, ‘sünnet’ (şeriat, din, kanun), ‘melik, imam’, ‘ceyş’ (ordu), ‘mal’ (gelir, vergi), ‘raiyyet’, ‘adl’, ‘hayatü’l-âlem, salahü’l-âlem’ (dünya barışı, nizamı) [1]. Uzun form, kısa formu tamamlar niteliktedir. Kısa versiyon daha ziyade tek bir devleti kapsayıp düzenlerken; uzun versiyon bunun ötesine geçerek bir dünya düzeni ve barışı tesis etmek amacıyla geliştirilmiş bir sistemdir.

Adalet Çemberinin Tarihsel Gelişimi

Tarihsel süreç incelenerek konunun temel dayanaklarına ve türlerine odaklanıldığında; adalet dairesinin kısa versiyonları olarak ifade edilen kısımlar üç türe ayrılmaktadır. Bunlardan ilki, Sasanilerin kurucusu ve ilk hükümdarı olan Erdeşir-i Bâbekân’a ait şu şiirdir:

Lâ sultâne illâ bi’r-ricâl (Sultan ancak askerlerledir)

Ve lâ ricâle illâ bi’l-mâl (Askerler ancak malladır)

Ve lâ mâle illâ bi’l-imâre (Mal ancak imaretledir)

Ve lâ imârete illâ bi’l-adl ve hüsni siyâse (İmaret ancak adalet ve iyi siyasetledir).

Erdeşir, asli temellerin melik ve mülk olduğunu savunmaktadır. Melik, en üst otoriteyi yani hükümdarı; mülk ise devleti temsil etmektedir. Erdeşir’e göre mülk, sürekliliğinin sağlanması gereken bir yapıdır ve bu devamlılığı temin edecek olan makam meliktir. Devletin bekası için melikin adaletli ve liyakatli bir yönetici olması zaruridir. Esasen sistemin temeli adalete dayanmaktadır; adaletin tesis edilmediği bir devlette çürüme ve yozlaşma kaçınılmazdır. Adaletin yokluğunda raiyyet isyan eder ve hükümdarın otoritesi sarsılır. Bu durum, çemberin işleyiş mekanizmasını açıkça ortaya koymaktadır; zira çemberden bir taşın eksilmesi yapıyı bozarak onu bütünlükten mahrum bırakır. Bir başka ifadeyle, en temel unsur olan adaletin eksikliği durumunda devlet tam anlamıyla teşekkül edemez ve yok olmaya mahkûm kalır.

Adalet sağlandığı sürece melik otorite sahibi olur ve devleti muktedir bir şekilde yönetebilir. Bu düzende raiyyet vergisini öder, kazanç elde edilir ve halk adaletin varlığından memnuniyet duyar. Erdeşir’e göre bir diğer temel kavram dindir. Devlet, dinin üzerine inşa edilir ve dini muhafaza eden bir olgu olarak tezahür eder. Erdeşir, birbiriyle ayrılmaz bağlara sahip olan bu iki kavram için “ikiz” nitelemesini kullanır; zira din olmaksızın devlet kurulamaz, devlet olmaksızın ise din korumasız kalır. Dinin iki temel amacı bulunmaktadır: Birincisi, mülk ile dinin birliğini sağlamak; ikincisi ise devlet içerisinde kanuni bir nizam kurarak bunu kutsallaştırmaktır. Bu kutsallık hem toplumsal birlikteliği pekiştirir hem de düzenin tesisi için temel teşkil eder. Bu kanunları uhdesinde bulunduran din adamları mutlak bir otoriteye sahiptirler; hatta halk üzerindeki etkileri sebebiyle hükümdardan bile daha nüfuzlu olabilir ve bu dinî otoriteyle hükümdarı dengeleyebilirler. Sasanilerde rahipler (mubedler), dinî görevlerinin yanı sıra eğitim ve öğretim faaliyetlerini de yürüterek halk üzerindeki hâkimiyetlerini artırmışlardır. Din ile mülk arasındaki bu ilişki, Erdeşir tarafından bu şekilde yorumlanmıştır.

Erdeşir’den sonra, Melik Behram b. Behram’ın mûbedleri (din adamları) tarafından yazıya geçirildiği kabul edilen beş cümlelik versiyon karşımıza çıkmaktadır. Sasani Şahanşahı olarak 276–293 yılları arasında hüküm süren II. Behram, döneminde Zerdüşt rahibi Kartir’i başdanışman ve destekçisi olarak belirlemiş; ona *vuzurgan* (asiller) ve *dadwar* (imparatorluğun başyargıcı) unvanlarını tevcih etmiştir. Din adamlarının yargı makamına yükseltilmesi, Behram’ın dine ve dinî otoriteye verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır. II. Behram’ın bu beşli sistemi bizzat kullandığına dair kesin bir tarihî veri bulunmasa da din adamlarına tanınan geniş yetkiler, mevcut sisteme dinî eklentiler yapıldığını düşündürmektedir. Dinî unsurun dairenin temel bir bileşeni olduğunu savunan pek çok görüş bulunmakla birlikte bu konuda somut bir kanıt mevcut değildir. Modern dönemde bu çerçevede kurgulanan sistemler, Behram’ın doğrudan beyanlarına değil, dönemin kurulu düzenine ve tarihsel arka planına dayanan çıkarımlara dayanmaktadır.

Gelişmişlik düzeyi diğerlerine nispeten daha yüksek olan son çember ise Enûşirvân dönemine atfedilmektedir. Bu versiyon da hükümdarın doğrudan bir ifadesinden veya yazılı bir kaynaktan ziyade, izlediği politikalar ve tarihsel süreç ışığında modern dönemde yapılan bir yorum niteliğindedir. Enûşirvân’ın en belirgin vasfı olan “adalet”, onun Orta Doğu ve İslam kaynaklarında “âdil kral” timsali olarak anılmasını sağlamıştır. Çoğu hükümdar gibi o da adaleti devletin temeli ve vazgeçilmez bir unsuru olarak telakki etmiştir. Adaletin tesis edildiği yerde refahın, refahın olduğu yerde nizam ve güvenliğin oluşacağı, bu düzenin ise nihayetinde merkezî otoriteyi güçlendirerek süreci tekrar âdil hükümdara bağlayacağı bir sistemden söz edilebilir. Yerel yöneticilerin denetlenmesi ve hukukun üstünlüğünün korunması, bu adalet anlayışının ayrılmaz bir parçasıdır. Ayrıca adalet yalnızca hukuki bir kavram değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir sorumluluk olarak görülmüştür. Toplumsal açıdan halkın refahı adaletle sağlandığında ekonomik bolluk kaçınılmaz hale gelmektedir; bu düzende halk hem üretim faaliyetlerine katılmakta hem de adil bir vergi sisteminde yükümlülüklerini yerine getirmekte beis görmemektedir. Adalet, bu sistemde tali bir unsur değil, devleti oluşturan temel taşıdır. Bu bağlamda Enûşirvân, ideal hükümdar tasavvurunun en güçlü örneklerinden biridir. Rivayete göre Enûşirvân’ın saray kapısına, adalet arayan herkesin çalabileceği bir çan yerleştirilmiştir ve bu çanı çalan kişi, derhal hükümdarın ve heyetin huzuruna kabul edilirdi [1]. Bu uygulama, onun adalet anlayışını somutlaştıran en önemli örneklerden biridir.

Adalet dairesinin “uzun formu” olarak adlandırılan yapı, İskender karşısında zayıf düşülmesi üzerine Aristoteles’in İskender’e sunduğu nasihatlerden neşet etmiştir. Bu metinler, “Kitâbü’s-Siyâse fî Tedbîri’r-Riyâse” veya yaygın adıyla “Sırrü’l-Esrâr” isimli eserde yer almaktadır. Günümüzde her ne kadar eserin Aristoteles’e ait olmadığı görüşü kabul görse de Orta Çağ İslam ve Hristiyan dünyasında bu eserin Aristoteles tarafından kaleme alındığı ve Yuhanna b. el-Bıtrîk tarafından Arapçaya tercüme edilerek Abbasi Halifesi Me’mun’a sunulduğu kabul edilirdi. Siyasetnamelerin temelini teşkil eden “Sırrü’l-Esrâr”, İslam siyaset düşüncesinin en mühim kaynaklarından biri olmuştur.

On makaleden oluşan “Sırrü’l-Esrâr’ın” içeriği, eserin özünü yansıtmaktadır. Eser, mülkün ve devletin ancak adaletle idare edilebileceği gerçeğini temel konu edinmiştir. Siyaseti yalnızca bir “güç kullanımı” veya “idari faaliyet” olarak değil; ahlak, iyilik ve kemal fikirleri çerçevesinde ele alması eserin en mühim düşüncelerinden biridir. Buna göre siyasi yönetim, erdemli bir idare sergilemelidir. Burada vurgulanan bir diğer önemli husus, bireyin kendi nefsini yönetmesi ile toplumun yönetilmesi arasındaki doğrudan ilişkidir; yani kendisini sevk ve idare edebilen bireyin, toplumu da liyakatle yönetebileceği öngörülmektedir. Dolayısıyla kişisel yönetim ile siyasi yönetim arasında doğrudan bir şöyle söylemektedir:

“Adalet Allah Teala’nın sıfatlarından değerli bir sıfattır. Melik, Allah’ın kullarını koruyup gözeten, kulların işleri ve idaresi hususunda Allah’ın sorumlu kıldığı kimsedir. Melik, kulların sevinçleri, malları, kanları ve her türlü hallerine mâliktir ki, bu cihetle ilâha benzer. Melik, bundan dolayı her hâliyle Allah’a benzemelidir. Hikmet zülmün zıttı, adalet de zulmun aksidir. Arz ve semavat adaletle kaim olur. Nebîler adaletle gönderilmiştir. Adalet, Allah’ın en güzel biçimde yarattığı aklın sûretidir. Yeryüzü adaletle mamur olur. Memleketler adaletle kaim olur. Kullar adalet sebebiyle itaat eder. Vahşiler adaletle yumuşar, uzaktakiler adaletle yakınlaşır. İnsanlar, adalet sayesinde her türlü kusurdan sâlim oldukları gibi, mülkler de adalet vasıtasıyla fesattan korunurlar. Bu yüzden, Hintliler demişlerdir ki, sultanın raiyyesine olan adaleti raiyye için zamanın bereketli olmasından daha faydalıdır. Yine Hint hukeması demiştir ki, âdil sultan vatan ve deveden daha hayırlıdır. Süryanice, melik ile adalet birbirlerinden ayrılmayan iki kardeştirler diye yazan bazı taşlar bulunmuştur. Her şey, kendilerinin sebebi olan unsurdan meydana gelir. İllet şeylerin var olmasını zorunlu kılan fiildir. Fail Hakîm ve Kadir olandır. Unsurun fiilin tesirini kabul etmesi infialdir. Unsur olan sebep ise imkândır. İnfial mevcuttur. Mevcut, Hakîm ve Sânî (Yaratıcı ve İdare Edici)’nin hikmetinin zuhurudur. Kendisindeki kabul edici özellik sebebiyle, unsurun, fiilin tesirini kabul etmesi adalettir. Ortaya çıktığı gibi adalet, zâhir ve bâtın olmak üzere iki kısımdır. Zâhirî adalet, hüküm sahibi olan Sânî’nin fiillerinden zuhur eden adalettir ki bu adalet, ölçü ve ağırlıklarda eşit olan şey üzeredir. Zira adalet, onlardan türemiş olan bir isimdir. Bâtınî adalet, yaratma ve idarede Hakîm olanın yarattıklarının kesinliğine ve kelâmının hakikatine inanmaktır. Bundan şunu ortaya çıkarabilirsin ki melik, Bârî’nin hikmetine benzeyendir. Ayrıca, melikin fiilerinin, Bârî’nin hikmeti gereği avam ve havas olan kimselerde âdil ve sürekli olarak sabit olması gerekir. Aynı şekilde, namusun, sultanın kemalinde tamam olacağına ve melikin fiillerinden ortaya çıkan şeyin reâyânın kalplerini fethedeceğine inanmak gerekir. Avam ve havas olmak üzere çeşitli tabakalar mevcuttur. Adalet, bu tabakalarda çeşitli şekillerde var olur. Adalet bir isimdir ve eşitlik, zulmün ortadan kaldırılması, veznin doğruluğu ve ölçünün eşitlenmesi gibi anlamlara gelir. Adalet, iyi ve kerim huylarla, güzel fiilleri cem eden bir isimdir. Adaletin kısımları vardır. Hâkimlerin hükmü adalet sebebiyle sevilir. Adalet, insana, bir mecliste bulunduğunda gerekli olduğu gibi, kendisiyle yaratıcısı arasında olup bitenlerin muhasebesi ve insanla diğer insanlar arasındaki işleri dikkate alarak, onları, tam olarak halletmek için de gerekli olur. Sana, sûret olarak, sekiz tane ilahî, hikemî ve felsefî namus örneği veriyorum ki, bu sekiz sûret örneği, tamamen âlemdeki şeyden haber vermekte, âlemin işleyişiyle, âlemdeki mertebeleri ihtiva etmekte ve adaletin bu mertebelere ulaşma zorunluluğunun keyfiyetini bildirmektedir. Onları felekî ve devrî olarak taksim ettim. Onlardan her biri bir tabakadır. Hangi kısımdan başlarsan başla, tıpkı feleklerin devri gibi, daima bir sonraki bir öncekini takip edecektir. En alttakinden en üsttekine kadar hepsinin tedbirinin âlemden haber vermesi sebebiyle, bu şeklin âlemle başladığını gördüm. Bu sûretler bu kitabın özüdür.”

Alıntı Sırrü’l-Esrar’ın arapça çevirisinden alınmıştır. Alıntıya göre meliklik kavramı, tanrı tarafından bahşedilir, ilahidir. İlahi olduğunda ilahi olanın özelliklerini yansıtması gerekir. Melikler tanrı tarafından seçildikleri için sorumludurlar ve tanrının alemdeki kurallarını, idaresini örnek almalılardır. Tanrı düzeni ve devamlılığı bir adalet sistemine oturtmuştur. En önemlisi peygamberlerin ve dinin temeli de adalete dayanır. Bunda kaynaklı melikler sorumluluk olarak devleti yönetirken adaleti temel almalı ve ona tabii olmalıdır. Adaletli bir melik toplumdaki her sınıfın hakkını gözeterek var olur. Alem adalete bağlı şekilde yaratılmıştır. Alemin işleyişi, kaynağı ilahi olan 8 kanuna dayanır. Sekiz kanun dairevi bir yapıdadır. Bundan dolayı bu kanunlar mükemmeldir, birbirlerine bağlıdırlar ve bu sekiz kanunun aralarında herhangi bir üstünlük yoktur. Kanunlardan yola çıkarak mülkünde idaresinin yönü dairevi bir şekilde olmalıdır. Mülkün idaresinde adalet, meliklerin toplumdaki sınıflar arasında bir ayrım yapmaması ve hepsini eşit görmesi, ihtiyaçlarını gözetmesi durumunda ortaya çıkan şeydir.

Aslında metinden bile kavranabileceği gibi bu metinde tam olarak asli metinle uyuşmayan bazı kavramalar da bulunmaktadır.

“Sırrü’l-Esrar adlı esere ait İstanbul kütüphanelerindeki Arapça tercümelerin nüshaları arasında en erken tarihli olanı Süleymaniye Kütühanesi, Laleli, no. 1610’daki 982/1575 tarihli nüshadır. Bu nüshada, Abdurrahman Bedevî neşrinde geçen “hikemî, felsefî, namusî ve ilahî sûret örneği” tanımlamasındaki “ilahî” ifadesinin yer almadığını, ayrıca “sûret” kelimesinin yerine de “şekil” kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Aynı şekilde, yine bu nüshada, Bedevî neşrinde yer alan “Alemin siyasetini ve âlemdeki tabakalarla onların devrî-felekî olan her bir kısmı … ” ifadesindeki “siyaset” ile “felekî” kelimeleri bulunmamaktadır.”

Yani çevrilirken kelimeler değişmiştir. Bu anlam bütünlüğünü tam anlamı ile bozacak değildir. Sırrü’l-Esrar’ın İstanbul da Arapça ve Türkçe tercümelerinde adalet çemberinin unsurlarının yazılı olduğu üç daireli bir yapı ve bir sekizgen şekil ile gösterilmektedir.

Şekil 1: Sırrü’l-Esrar’da Adalet Dairesi (Kaynak: Süleymaniye, Laleli 1610, 21b). Şekil 2:Sırrü’l-Esrar’da Adalet Dairesi (Kaynak: İstanbul Üniv. Nadir eserler, A-372, 21b)

İlk dairevi yapı sekize bölünmüş şekilde sekiz unsurun bölümlere yazılması ile oluşturulmuştur. İç içe geçmiş 3 çember dairevi yapıyı oluşturur. İlk şekilde en küçük çemberin içi boşken ikinci şekilde içinde “ dairetü’l-adliyye” ifadesi bulunmaktadır. Bunların dışında iki dairevi şekil daha bulunur. Bunlarda diğerleri gibi dairevi yapılar olup bir döngüyü göstermek amaçlı şekillerdir. Ama biri diğerlerinden ayrılarak sekizgen bir yapıdadır.

Şekil 3: Sırrü’l-Esrar’da Adalet Dairesi (Kaynak: Hüsrev Paşa 303, 45a)

Sekizgen yapını her bir köşesinde 8 unsurun yazılı olduğu görülüyor. Yine bir bağlantı ve döngü bulunuyor bundan kaynaklı dairevi bir yapı olmasa da sistemi bize açıklar nitelikte.

Daire-i adliye, 11 ve 12.yüzyıllarda orta doğuda siyasetnamelerden ve nasihatnamelerden ayrılmaz bir parçasıydı. O dönemden verebileceğimiz örneklerden biri 11.yüzyılda yazılmış olan Kabusname’de adalet çemberine yer verilmektedir. : “Şunu bil ki, hükümdarlık askerle, asker de altınla kudret kazanır, altın da bayındırlıkla ele geçer, bayındırlık ise adl ve insafla yayılabilir. Onun için insan adl ü insaftan gafil olma.”[3]

Bu dönemlerde İslam ve Türk kültürlerinde adalet çemberi kavramı yer almıştır ve konu edilmiştir. Selçukludaki nasihatnamelerde kavram çokça rastlanmaktadır. En bilindik isimlerden Nizam’ül-mülk ve Gazali gibi alimlerin yazılarından bahsedebiliriz. Adalet çemberini ilahi kanunlara uyarlayan ve temelli olarak bu kanunları kullanan en önemli kaynak Selçuklu devletinde vezir olan Nizam’ülmülk’ün Siyasetname adlı eseridir. Nizam’ülmülk’ün yazısında dediğine göre Melikşah devletin idaresine dair bir kitap yazılmasını istemiş ve bir yarışma düzenlemiştir siyasetnamede bu şekilde yazılmıştır.

Dikkat çekici bir nokta olarak siyasetname “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diye başlar bu bize İslam düşüncesi ile adalet çemberinin tekrardan yorumlandığını gösterir.

Siyasetnamde Kurandan şöyle bir ayet alıntılanmıştır: “Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu.” Bu ayet hakkında birçok meal bulunur ama en net şekilde çıkartılacak sonuç Allah’ın göğü yükseltmesi ve beraberinde ölçüyü belirlemesi bu ölçünün hem bir evrensel, kozmik ölçüsünden hem de toplumsal düzeni ifade etmektedir. Bu ölçü yöneticinin, devletin ve toplumun işleyişindeki temel seviyeyi de gösterir. Yönetimde ve toplumda adalet bu ölçüde olmalıdır. Bir düzen ve nizam içinde devletin hatta kainatın devam etmesi için adalet olmazsa olmaz bir kavramdır (ölçüdür). Siyasetnamenin devamında “Tanrının egemenliğinin yeryüzündeki timsali padişahtır: Padişah insaflı ve adil olunca, reâyânın işi hep sükûn olur.”[4] Nizamülmülk’ün kullandığı ayetler ve cümleler onun İslam perspektifinden yaptığı yorumları ve İslam hukukuna hakim olduğunu gösterir niteliktedir. Adaletin temel alındığı bir düşüncede ve ideal sultan tasavvurunun adaletli olan olduğunu söylemiş, savunmuştur.

Türklerin bu kavramla yakınlaştığı yerlerden biride Karahanlıların hükümdarına Kaşgar kentinde sunulan başka bir kitap Yusuf Has Hacip’in 1070 tarihli Kutadgu Bilig adlı eseridir. Aslında bir nasihatname gibi yazılan bu eser Türk kültürünün ve devlet idaresi hakkında fikirlerinin gelecek nesillere aktarmaktadır. Devlet adamları ve hükümdarlara gelenekleri ulaştırmak için yazılmıştır. Halil İnalcık bu eser hakkında töre ve kuttan ibaret olduğunu görüşünü savunur. Eserin farklı bir yanı da Hint-İran geleneğinin etkisini göstermesidir. Bu gelenek aklın temel alınmasından yanadır. Eserde adalet çemberi Türk ve Hint-İran geleneği unsuru olduğu iddia edilen kanun / töre ve akıl vurguları ile yeniden üretilmiştir. Kutadgu Bilig’e göre yönetim adil olursa egemenlik o kadar uzun süreli olur.

Selçuklu devletinde bu bahsettiğimi nasihatnameler ve edebi yazılar bolca bulunmaktadır. Devlet yaptığı işlerin adalet temelli bir sisteme dayandırılması gerektiğini düşünmektedir ve birçok faaliyet yapılmıştır. Vergilendirme sistemi, kaynakların adil yönetimi, hukuk sistemi bunlara örnek olabilir. Vergi sisteminde abartı yapılmamasına dikkat edilmiştir. Herhangi bir doğal afet sonucunda vergi indirimi gibi yardımlar yapılmıştır. Görebileceğimiz gibi adalet dairesi kavramı kavramsallaştırılmadan İslam ve Türk kültürlerine kadar gelmiştir. Osmanlı döneminde bu kavram üzerine durulmuş ve üstüne çalışmalar yapılmıştır.

Osmanlı Siyaset Düşüncesindeki Yeri

Görüldüğü üzere adalet çemberi kavramı İslam ve Türk geleneklerine işlenmiştir. Osmanlı tarihi ile bu iki gelenek ortak bir öyküye bağlanmıştır. Osmanlı devletinde adalet çemberi kavramı 16. Yüzyıllarda ele alınmıştır. Bu kavram devlet yönetiminde kullanılsa da 16. Yüzyılda “çürüme ve bozukluk” eleştirisi için ortaya atılmaktadır. Yani kavramın konu alınması bu dönemde gerçekleşmiş ve üstüne durulmuştur. 16. yüzyıl, Sultan Süleyman’ın dönemi altın çağ olarak adlandırılabilir. Bu dönemde daire-i adliye kavramı nasihatnamelerin baş konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kavramın sadece edebiyatçılar ve tarihçiler adına var olduğunu söylenemez ancak devlet tarafından da resmi bir şekilde idealize edildiği dikkati çekmektedir.

1631 yılında IV. Murad’a sunduğu Risaleler’i ile tanınan devlet adamı Koçi Bey, bozulmanın Kanuni devrinde başladığını belirtir. Bu bozulmayı ve Murad döneminde gelinen durumu açıklamak için daire-i adliyeyi kullanır: “velhasıl saltanat-ı âliyyenin şevket ve kuvveti asker ile, askerin ayakta durması hazine ile, hazinenin toplanması reaya ile, reayanın ayakta durması adalet ve doğrulukladır. Şimdi âlem harap, reaya perişan, hazine eksiklik içinde ve kılıç erbabı da bu haldedir.”

Koçi Bey’in risalelerinden anlaşıldığı üzere adalet, devletin bekasını ve ömrünü muhafaza eden temel unsurdur. Reayanın huzuru için zulmün bertaraf edilmesi elzemdir; bu sağlandığı takdirde padişahın hazinesi de iktisadi açıdan güçlenecektir. Koçi Bey, ivedilikle reayanın korunmasını ve zalimlere karşı önlem alınmasını, yani adalet kavramının esas alınmasını önermiştir. Osmanlı Devleti’nde “daire-i adliye” kavramı, geleneksel tarih yazımında “gerileme” olarak nitelendirilen dönemlerde ön plana çıkmıştır. Uygulanan sistem esasen adaleti temel alsa da kavramın “daire-i adliye” şeklinde adlandırılması bu döneme tekabül etmektedir. Dönemin sultanı Kanuni Sultan Süleyman, adaleti tesis etmek için büyük çaba sarf etmiştir; nitekim kendisini “Âdil Süleyman” olarak ananlar da mevcuttur. Bu sıfat, Sasanilerdeki Enûşirvân’ın unvanı ile örtüşmektedir. Esasen her iki hükümdarın da benimsediği yönetim sistemi birbirine benzerdir; adalet çemberini bir bütün olarak ele almış ve devlet idaresinde bu kavramı temel rehber kabul etmişlerdir. Bu sayede halk nezdinde kabul görmüşlerdir ve “âdil” sıfatları da bu yönetim anlayışına dayanmaktadır. 16. yüzyılın son dönemlerine bakıldığında, bu sistemden uzaklaşıldığı görülmektedir. Padişahın yönetim sisteminde değişiklikler yaparak daire-i adliye kavramının dışına çıkması, bu dönemin “gerileme” olarak adlandırılmasına sebebiyet vermiştir. Ancak farklı tarihsel yaklaşımlar bu süreci “dönüşüm” olarak nitelendirmekte; izlenen farklı sistemleri dönemin çağdaşlaşma çabaları doğrultusunda farklı şekilde adlandırmaktadır.

KAYNAKÇA

Can, S. (2021). Adalet Dairesi ve Siyasetnameler Işığında Osmanlı Siyasi Düşüncesinde Adalet Kavramı. Socrates Journal of Interdisciplinary Social Studies7(13), 63-72.

Darling, L. T. (2008). The Circle of Justice in Ottoman Theory. History of Political Thought29(2), 201-223.

Demir, S. (2013). Osmanlı Siyaset Kültüründe “Adalet” Kavramının “Daire-i Adliyye” (Adalet Dairesi) Şeması Üzerinden Analizi. Akademik Bakış Dergisi, (35), 1-39

  1. Kömbe, Dünya Düzeninin Temelleri: Adalet Dairesi Literatürüne Giriş*, s(140)
  2. İnalcık, Osmanlı’da Devlet…, s.15.
  3. Nizam’ül-mülk, Siyâset-name (Haz: Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999, s.33.

Avatar fotoğrafı

Ahmet Hamza Çelik

İHYÂ – II

Maltepe Fen Lisesi 2. Sınıf Öğrencisi

iletişim: a.hamza.celik@gmail.com