Giriş
Ulema, Arapçada “bilgili kişi” anlamına gelen âlim kelimesinin çoğulu olup, genel olarak âlimler topluluğunu ifade eder. Türkçede de benzer bir anlamda kullanılan bu kavram, Osmanlı Devleti’nde yalnızca toplumsal alanda değil, siyasal düzlemde de önemli bir konuma sahip olmuştur. Ulema, halkın dinî ve toplumsal yaşayışının şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamış; fetvalarıyla gündelik hayatı yönlendirmiş, kimi zaman da bazı ulema mensuplarının sözleri halk kitlelerini isyana sevk edebilecek ölçüde etkili olmuştur. Bunun yanı sıra ulema, Osmanlı yönetim sistemi içinde de merkezi bir unsur olarak öne çıkmış; devlet, çeşitli dönemlerde ulemadan destek almış ve ulema, saray ile halk arasında aracılık işlevi görmüştür. Bu durum, Osmanlı sultanlarının ulemaya atfettiği önemin büyüklüğünü göstermektedir. Bununla birlikte ulemaya yönelik bakış dönemlere göre farklılık göstermiştir. Osmanlı tarih yazımında ulema çoğu zaman homojen bir sınıf olarak değerlendirilse de, gerçekte ulema zümresi içinde fetva anlayışı, düşünsel yönelim, siyasal tavır ve toplumsal konum bakımından farklı eğilimler etkili olmuştur. Bu nedenle ulemanın Osmanlı’daki konumunu tekil ve yekpare bir yapı olarak değil, farklı görüş ve tutumları bünyesinde barındıran çok katmanlı bir zümre olarak ele almak gerekir.
Bu çalışma kapsamında Osmanlı uleması dört temel kategori üzerinden ele alınacaktır. İlk kategori, tasavvuf ulemasıdır. Tasavvuf uleması, hem Kur’an ve hadis gibi zahirî dinî ilimlerde hem de tasavvufî bilgi ve pratiklerde otorite kabul edilen âlimlerden oluşmaktadır. Bu zümre, maneviyat, ahlak, nefis terbiyesi ve dinî yaşayış gibi konuları merkeze almış; aynı zamanda tarikat terbiyesinden geçmiş kişiler olarak geniş halk kitleleri üzerinde etkili olmuştur. Küçük yaşlardan itibaren medrese eğitimi alan bu âlimler, fıkıh, dinî sorumluluklar, kalp ve ruh terbiyesi gibi alanlarda bilgi sahibi olmuş; tarikatlar, sohbetler ve irşad faaliyetleri aracılığıyla toplumun farklı kesimlerine ulaşmışlardır. Osmanlı Devleti, özellikle halk üzerindeki nüfuzları sebebiyle bu ulema grubuna önem vermiştir. Tasavvuf âlimleri, birçok dönemde halk ile devlet arasında aracı bir konum üstlenmiş ve toplumsal meşruiyetin sağlanmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu incelemede tasavvuf ulemasının temsilcisi olarak Aziz Mahmud Hüdâyî ele alınacaktır.
İkinci kategori, zahirî ve selefî eğilimleriyle öne çıkan ulema grubudur. Bu ulema, dinî hükümlerin belirlenmesinde Kur’an ve sünneti temel kaynak olarak kabul etmiş; özellikle zahirî ve fıkhî konularda bu kaynaklara bağlı kalarak fetva vermiştir. Bu yaklaşımda reye, yani âlimin kişisel yorum ve kanaatine, sınırlı bir alan tanınmış; dinî hükümlerin mümkün olduğunca doğrudan naslara dayandırılması gerektiği savunulmuştur. Dolayısıyla bu ulema tipi, dinî hayatta bidat olarak gördüğü uygulamalara karşı daha katı ve metin merkezli bir tavır geliştirmiştir. Bu çalışmada söz konusu eğilimin temsilcileri olarak Kadızadeliler hareketi incelenecektir.
Üçüncü kategori, isyancı veya muhalif ulema olarak adlandırılabilecek gruptur. Bu ulema tipi, devlet ulemasının, şeyhülislamın veya doğrudan padişahın otoritesine karşı çıkan; mevcut siyasal ve dinî kararları meşru görmeyerek bunlara itiraz eden âlimleri ifade etmektedir. Bu zümre, kimi dönemlerde dinî söylemi siyasal muhalefetin aracı hâline getirmiş; halkı padişaha veya devlet otoritesine karşı harekete geçirmeye çalışmıştır. Böylece ulemanın dinî otoritesi, yalnızca toplumsal düzenin korunmasında değil, aynı zamanda siyasal itirazın ve isyan hareketlerinin meşrulaştırılmasında da etkili olabilmiştir. Bu bağlamda muhalif ulema, halk ile merkezî otorite arasındaki ilişkilerin gerilmesinde önemli bir rol oynayabilmiştir.
Dördüncü kategori ise devlet ulemasıdır. Devlet uleması, doğrudan Osmanlı yönetim sistemi içinde yer alan, padişaha ve merkezî otoriteye bağlı olarak görev yapan resmî dinî bürokrasi mensuplarından oluşmaktadır. Şeyhülislam, kadı ve müderris gibi görevleri üstlenen bu ulema grubu, devletin dinî ve hukukî meşruiyetinin sağlanmasında belirleyici bir işleve sahip olmuştur. Zaman zaman padişahın huzurunda ilmî tartışmalara katılan, fetvalar hazırlayan ve devletin hukukî-dinî karar alma süreçlerinde rol oynayan bu âlimler, Osmanlı idari yapısının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bu çalışmada devlet ulemasının temsilcisi olarak Ebussuud Efendi incelenecektir.
Sonuç olarak ulema, Osmanlı toplumunda tek tip ve homojen bir sınıf olarak değerlendirilmemelidir. Aksine, farklı düşünsel yönelimlere, siyasal tavırlara, toplumsal işlevlere ve dinî otorite biçimlerine sahip çok katmanlı bir zümre olarak ele alınmalıdır. Bu incelemede tasavvuf uleması, zahirî-selefî eğilimli ulema, isyancı-muhalif ulema ve devlet uleması şeklinde belirlenen dört farklı kategori; temsilî şahsiyetler ve hareketler üzerinden sosyal, siyasal ve ilmî boyutlarıyla değerlendirilecektir.
Şeyh Bedreddin
Tam adı Şeyh Bedreddîn Mahmûd bin İsrâil bin AbdülAzîz[1] olan Şeyh Bedreddin Edirne civarında yer alan 1359 yılında Simavya da doğmuştur. Annesi bir Rum devşirmesi olan Melek hatundur. Babası ise Simyana kalesini feth etmiş aynı zamanda Simyana’da kadılık yapmış bir gazidir. Dedesi ise babası gibi bir gazi olan Abdulazizdir. Abdulaziz Orhan Gazi döneminde Rumeli fethlerinde yer alan bir gazidir. İlk eğitimini kadı olan babasından alan Şeyh Bedreddin, Kur’an okumayı ve temel İslami bilgileri aile evinde öğrenmiştir. Ardından eğitim görmek için sırasıyla Edirne ve Bursa’ya gitmiş; Bursa’da eğitimini tamamlayan Bedreddin, Edirne’deki hocasının tavsiyesi üzerine Karamanoğulları Beyliği’nde yer alan Konya’ya gitmiştir. Burada astronomi ve mantık dersleri alan Bedreddin, Kudüs’e, ardından hayatının dönüm noktalarından biri olan Kahire’ye varmıştır. Gittiği her yerde yoğun bir ilgi gören Bedreddin, kapsamlı bir eğitim almıştır. Tahsil hayatı sürecinde, hocası Hüseyin Ahlâtî’nin de etkisiyle tasavvufa yönelmiştir. Kahire’de yazdığı eserler ve ilmî tartışmalarla ün kazanmış; dönemin Memlük Sultanı, oğlunu eğitmesini istemiştir. Sultanın oğluna üç yıl eğitim verdikten sonra saraydan ayrılmıştır. Hocasının tarikatına giren Bedreddin’in, hocasından etkilenerek bâtınî düşüncelere yöneldiği rivayet edilmektedir. Kahire’de kaldığı süre boyunca ilmî münazaralarda bulunmuş, halka sohbetler vererek çevresinde bir kitle oluşturmuştur. Kahire’de hastalık geçiren Şeyh Bedreddin, hocasının tavsiyesiyle Tebriz’e gitmiştir. Tebriz’de de halka vaazlar vermiş, ilmî tartışmalarda bulunmuştur. Şeyh Bedreddin, burada dönemin güçlü hükümdarlarından Timur’un da ilgisini çekmiş ve Timur’un sarayında ilmî tartışmalara katılmıştır. Tebriz’den bâtınîliğin yaygın olduğu Kazvin şehrine geçen Şeyh Bedreddin’in, bir rivayete göre burada bâtınîlikten etkilendiği belirtilmektedir. Bedreddin, burada bir süre kaldıktan sonra Kahire’ye dönmüş; şeyhi Hüseyin Ahlâtî’nin ölümünden sonra tarikatın yeni şeyhi olmuştur.
Bazı bâtınî fikirleri sebebiyle Kahireli âlimlerle ters düşen Bedreddin, memleketine dönmeye karar vermiştir. Memleketine dönüş yolunda çeşitli şehirlere uğramış ve buralarda kendisine bağlı geniş bir mürit kitlesi oluşturmuştur. Aydın’da, isyanda büyük bir paya sahip olan Börklüce Mustafa ile tanışmıştır. Börklüce Mustafa, Şeyh Bedreddin’den oldukça etkilenmiştir. Ardından memleketi Edirne’ye dönen Şeyh Bedreddin’in şöhreti burada da geniş kitlelere ulaşmıştır. Halkın onu yoğun biçimde ziyaret etmesi, bir süre sonra Musa Çelebi’nin de dikkatini çekmesini sağlamıştır.
Fetret Devri olarak adlandırılan 1402-1413 yılları arasındaki dönemde Şeyh Bedreddin, Musa Çelebi döneminde yaklaşık üç yıl boyunca ilmiye sınıfının resmî en yüksek makamlarından biri olan kazaskerlik görevini yürütmüştür. Bu görev süresince kadılık makamlarını, liyakati yeterince gözetmeden kendi müritleriyle doldurduğu ifade edilmektedir. Yine bu dönemde İslam hukuku alanındaki hâkimiyetini ve bilgisinin üstünlüğünü gösteren Câmiu’l-Fusûleyn adlı eserini kaleme alarak Musa Çelebi’ye sunmuştur. Üç yılın ardından Mehmed Çelebi’ye mağlup olan Musa Çelebi, Mehmed Çelebi’nin emriyle boğularak öldürülmüştür. Mehmed Çelebi iktidara geldiğinde ise abisinden kalan kadroyu baştan sona tutuklatmış ve görevlerinden almıştır.
Şeyh Bedreddine halk tarafından duyulan saygı, sevgi sebebiyle Çelebi Mehmed Şeyh Bedreddini iki oğlu ve bir kızıyla berebet İznik’e sürmüş ihtiyaçları için 1000 akçe tahsis edilmiştir.3 İznik’te göz hapsinde iken İslam hukuku ile ilgili eserlerini kaleme alan Şeyh Bedreddin, bir ara Mısır’dan kendisine yapılan davet üzerine Mısır’a ve ardından da Hacc’a gitmek için Çelebi Mehmet’ten izin ister. Fakat Çelebi Mehmet bu seyahate izin vermez4. Üç yılın ardından Şeyh Bedreddin’in en büyük müritlerinden biri olan Börklüce Mustafa, Yıldırım Bayezid’in oğullarından Mustafa Çelebi’nin Mehmed Çelebi’ye karşı isyan başlatması üzerine bu durumu fırsat bilerek İzmir çevresinde isyan başlattı. İsyanın ardından Şeyh Bedreddin, 1416 yılında İznik’ten kaçtı ve İsfendiyaroğlu Bey’e sığındı. Niyeti Tatar iline ulaşmaktı; ancak İsfendiyaroğlu, Çelebi Mehmed’den çekindiği için Şeyh Bedreddin’i yanında uzun süre tutmadı. Bunun üzerine Şeyh Bedreddin, Sinop Limanı’ndan bir gemiye binerek Rumeli’ye ulaştı.
Rumeli’de Eflak voyvodasıyla ilişki kuran Şeyh Bedreddin, burada da bir mürit kitlesi oluşturdu. Amacı, Börklüce Mustafa’nın Anadolu’yu ele geçirmesi; kendisinin ise payitaht Edirne’yi almasıydı. Börklüce Mustafa isyanı başlangıçta oldukça başarılı ilerlemesine rağmen, Osmanlı Devleti’nin Bayezid Paşa’yı göndermesi sonucunda isyanın üçüncü dalgasında bastırıldı. Bunun üzerine Eflak voyvodası adamlarını geri çekti.
Çelebi Mehmed’in Mustafa Çelebi’yi mağlup etmesi üzerine morali bozulan Şeyh Bedreddin’in müritleri, Osmanlı birliklerinin harekete geçtiğini duyunca dağılmaya başladılar. Müritlere göre Şeyh Bedreddin’in ve onun müridinin yenilmesi imkânsızdı; bu nedenle ona duydukları güven sarsılmıştı. Menâkıbnâme, Kapıcıbaşı Elvan Çelebi’nin Mehmed Çelebi tarafından iki yüz kişiyle Şeyh Bedreddin üzerine gönderildiğini bildirir. Kısa bir çarpışmanın ardından Şeyh Bedreddin, Çelebi Mehmed’in emriyle yakalanarak sultanın huzuruna getirildi. Kaynaklarda Şeyh Bedreddin’e karşı herhangi bir saygısızlık yapılmadığı yazılmaktadır.
Çelebi Mehmed, hem Şeyh Bedreddin’in babası ve dedesinin Osmanlı Devleti için savaşıp gazi olmaları hem de onun ilmî kimliği sebebiyle doğrudan idam kararı vermedi ve yargılama işini âlimlere bıraktı. Serez şehrinde kurulan Divân-ı Hümâyun’da Şeyh Bedreddin hakkında idam kararı çıktı. Bir rivayete göre, Şeyh Bedreddin’e kendi hükmü sorulduğunda, kendisinin idam edilmesi gerektiğini söylemiştir.
Şeyh Bedreddin dönemin en büyük hocalarından ders almış kendisini birçok ilimde geliştirmiştir. Şeyh Bedreddin’in ders aldığı bazı alimler ve bildiği ilimler şu şekildedir. Edirne’de Mevlana Yusuf’tan nahiv ve fıkıh eğitimi, dört ay Konya’da alleme Feyzullah’tan mantık ve astronomi dersi aldı, Kudüs’te İbnul Askalani’den beş tane kitabı vardır, bunlardan dördünün kesin Şeyh Bedreddin’e ait olduğu bilinmektedir, kalan kitabın Şeyh Bedreddin e ait olup olmadığına dair ihtilaflar vardır. Şeyh Bedreddin’in beş eseri şunlardır: Varidat (Tasavvufi düşüncelerini ele aldığı en ünlü eseridir) Câmiʿu’l-Fusûleyn (Fıkıh alanında; iki Hanefî fakihin görüşlerini bir araya getirir. Bu iki alim Hâce Zâde Burhâneddin Mahmûd b. Ahmed el-Buhârî ve Fahru’l-İslâm Ali b. Muhammed el-Pezdevî kitabın ismi Türkçeye çevrildiğinde iki fasılların derlemesi olarak çevirili Osmanlı devletinde uzun yıllar hukuk kitabı olarak okutulmuştur.) Teshîlü’l-Kavâʿid (Mantık ilmine dair eseridir) Ukûdü’l-Cümân fî’l-Mantık (Mantık alanında başka bir çalışmasıdır.) Letâifü’l-İşârât (bazı kaynaklarda geçer Şeyh Bedreddin‘e ait olup olamadığı tam bilinmemektedir.)
Şeyh Bedreddin, hayatının büyük bir kısmında ilimle uğraşmış; ancak zamanla farklı düşünsel ve siyasî yönelimlere girmiş, insanları kendi etrafında toplamıştır. Bununla beraber, müritlerini de dâhil ettiği bu süreçte binlerce insanın ölümüne neden olan gelişmeler yaşanmıştır. Müritleri ona o kadar bağlıydı ki, kendisini ateşe atmasını istese bunu yapabilecek kadar fanatik bir bağlılık içerisindeydiler. Bu durumu Börklüce Mustafa isyanı bastırıldıktan sonra da görmek mümkündür. Börklüce Mustafa öldürüldüğünde, müritleri onun ölemeyeceğini savunmuş ve bu duruma inanmamışlardır.
Halkın Şeyh Bedreddin’e ve öğrencilerine bu derece bağlanmasının sebepleri arasında bazı toplumsal ve ekonomik şartlar gösterilebilir. Osmanlı Devleti, Ankara Savaşı’ndan sonra büyük bir krizin içine girmiştir. Devlet ağır vergiler almakta, masum halkın güvenliği yeterince sağlanamamakta ve bu vergiler altında ezilen halk çeşitli eşitsizliklere maruz kalmaktaydı. Şeyh Bedreddin ise ortak mülkiyeti savunmuş; nikâhlı kadınlar hariç her şeyin ortak olması gerektiğini ileri sürmüştür. Romalı tarihçi Lukas’a göre, nikâhsız kadınların bile ortak mal olduğunu söylemiştir. Bazı tarihçiler, Şeyh Bedreddin’in ilk komünist öncülerden biri olduğunu ifade etmişlerdir.
Şeyh Bedreddin’in en önemli düşüncelerinden biri, vahdet-i vücûd anlayışına dayanmaktadır. Şeyh Bedreddin, vahdet-i vücûdcu bir mutasavvıftır. Ona göre her türlü sınırlamanın ötesinde, sırf ve gerçek varlık, yani vücûd, Allah’tır. Allah ne küllî ne de cüz’î bir varlıktır; çünkü küllî kavramı O’nun bir cüzünün olduğu, cüz’î kavramı ise O’nun bir küllîsinin bulunduğu fikrini doğurmaktadır. Oysa Allah bu tür alâkalardan münezzehtir. Hak’ta zuhûra bir meyil vardır; bu sebeple, “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim ve bilineyim diye halkı yarattım” buyurmuştur. Bu da göstermektedir ki yaratma, O’nun zuhûrundan başka bir şey değildir.
Gerçek varlık, Hakk’ın varlığından ibarettir. Eşyadaki başkalık ve zıtlıklar ise zuhûrun mertebeleri dolayısıyla nisbî ve itibarîdir. Her şey Hakk’ın zâtında, Hakk’ın zâtı da her şeydedir ve O’nun zâtı her bakımdan vâcibdir. Bedreddin Simâvî, kelâmcıların ve filozofların imkân ve hudûs konusundaki görüşlerine de karşı çıkarak imkânın yalnızca görünüşten ve bir hayalden ibaret olduğunu belirtmiştir. Buna göre Allah’ın kendileriyle tecelli ettiği eşya, yani mezâhir, sûreti itibarıyla mümkün ve hâdis; hakikati itibarıyla ise vücûd-ı mutlak ve vâcibdir. Çünkü görünür eşyada tecelli eden ve görünür olan, yani zâhir, Allah’tır.
Şeyh Bedreddin, bu görüşleriyle bazı mutasavvıfların hulûl ve ittihad yolundaki iddialarına da karşı çıkmıştır. Çünkü hulûl ve ittihad kavramları iki ayrı varlığı hatıra getirmektedir. Oysa varlıkta yalnız birlik vardır; âlem Hakk’ın zuhûrundan ibarettir. Bu nedenle âlemin yaratılmadığı görüşü ortaya çıkmaktadır.11 Şeyh Bedreddin aynı zamanda ölümden sonra bedenin tekrar dirilmeyeceğine inanmaktadır.12 Şeyhin bilhassa âhiret ve cismanî haşir hakkındaki te’vil ve yorumları birçok eleştiriye uğramış ve bazı âlimler tarafından tekfir edilmesine sebep olmuştur.
Nitekim saray çevresine yakınlığıyla tanınan Aziz Mahmud Hüdâyî, I. Ahmed’e yazdığı tezkiresinde ondan “asılmış olan ve Allah’ın gazabına uğramış bulunan Şeyh Bedreddin” diye söz etmektedir. Ayrıca Vâridât adlı kitabında bedenlerin dirilmesini ve kıyamet hâllerini inkâr ettiğini, ilhâd ve ibâhîliğe saptığını, halkın itikadını bozduğunu, Ehl-i sünnet’e muhalefet ettiğini ve kızılbaşlarla birlikte isyan ettiğini belirtmektedir.13 Buna karşılık, Aziz Mahmud Hüdâyî tarikatından gelen meşhur Celvetî şeyhi Bursalı İsmâil Hakkı, Şerh-i Muhammediyye’de Bedreddin’den övgüyle söz etmektedir.14
İdrîs-i Bitlisî de Heşt Bihişt adlı eserinde15 Şeyh Bedreddin’i, fıtratının “sülûk ve mükâşefeye yatkın olması” ve zamanının çoğunu riyâzet ve mücâhedeye ayırması gibi meziyetleri dolayısıyla övmektedir. Bununla birlikte, onun gösteriş ve alışkanlıklara dayanan ilim ve ibadetinin “İblîs’in taati” gibi bencilliğe ve böbürlenmeye sebep olduğunu; bunun da kâmil bir mürşidden feyiz almamış olmasından kaynaklandığını ifade etmektedir. Ayrıca böyle bir şeyhin etrafında toplanan müritlerin ibâhîliğe ve şeytanın yoluna saptıklarını belirtmektedir.
Ebüssuûd Efendi
Ebussuud Efendi, asıl adıyla Muhammed b. Muhyiddin Yavsî, 30 Aralık 1490 yılında İstanbul’un Metris köyünde dünyaya gelmiştir. Babası, Ali Kuşçu’nun yeğeni ve Nakşibendî tarikatının şeyhlerinden olan Şeyh Muhyiddin Yavsî’dir. Annesi Sultan Hatun ise Ayderûsî ve Mecdî Efendi’nin kaydettiğine göre Ali Kuşçu’nun kardeşi Abdünnebî’nin, Atâî ve Âlî’nin belirttiğine göre ise bizzat Ali Kuşçu’nun kızıdır. Ebussuud Efendi; Müftilenâm, şeyhülislâm, sultânü’l-müfessirîn, hâtimetü’l-müfessirîn, muallim-i sânî, allâme-i kül, Hoca Çelebi ve Ebû Hanîfe-i Sânî gibi unvanlarla anılmıştır. Babası daha çok tasavvuf ilmiyle uğraşmıştır.
Buna rağmen Ebussuud Efendi tasavvufa mesafeli durmuş, daha çok zahirî ilimlere ve fıkha yönelmiştir. Osmanlı Devleti, XVI. yüzyılda en güçlü dönemlerinden birini yaşamış; hâkim olduğu coğrafya genişlemiş ve daha fazla insan devletin himayesi altına girmiştir. Nüfusun artmasıyla birlikte belli başlı sıkıntılar ortaya çıkmış ve bu sorunlara yönelik çözüm arayışlarına girilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman her ne kadar çok sayıda fetih gerçekleştirmiş olsa da, lakabı Fatih veya Yavuz olarak değil, “Kanuni” olarak hatırlanmıştır. Bunun sebebi, Sultan Süleyman döneminde hukuk sisteminin geliştirilmesi ve adalet alanında önemli ilerlemelerin sağlanmasıdır. Bu başarının en büyük mimarlarından biri de Ebussuud Efendi’dir. Onun döneminde Osmanlı’da şer‘î hukuk ile örfî hukuk uyumlu hâle getirilmiş, padişahın otoritesi dinî açıdan meşrulaştırılmış ve devletin hukukî yapısı sağlamlaştırılmıştır. Prof. Dr. Halil İnalcık, Ebussuud Efendi’nin Osmanlı hukukundaki yerini şu şekilde özetler: “Kanûnî’nin kanunnâmeleri, Ebussuûd’un fetvalarıyla meşruiyet kazanmış ve Osmanlı hukuk düzeni bir bütünlük arz etmiştir.”
Eğitimi ve İlmî Kişiliği
Ebussuud Efendi ilk tahsilini, kendisi gibi büyük bir âlim olan babasının yanında yapmıştır. Onun yanında Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin kelâma dair Hâşiyetü’t-Tecrîd ve Şerhu’l-Mevâkıf adlı eserleriyle, belâgata dair Hâşiye ale’l-Mutavvel adlı eserini ve çeşitli tefsir kitaplarını okumuştur. Babasının yanında ilk tahsilini tamamladıktan sonra Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi, Mevlânâ Seydî-i Karamânî ve bazı kaynakların verdiği bilgilere göre Kemalpaşazâde’den ders almıştır. Ayrıca bazı rivayetlere göre XV. yüzyılın en büyük âlimlerinden biri olan Ali Kuşçu’nun ilk nesil öğrencilerinden de ders aldığı söylenmektedir.
Ebussuud Efendi, medrese yıllarında ve hayatının büyük bir kısmında fıkıh ilmiyle meşgul olmuştur. Bu süre zarfında Burhâneddin el-Mergînânî’nin el-Hidâye adlı eserini ve diğer klasik Hanefî metinlerini okumuş; bu metinlerden hareketle hükümler vermiştir. Hocası Mevlânâ Seydî-i Karamânî’nin kızı Zeyneb Hanım ile evlenmiştir. Ebussuud Efendi’nin ilk medrese ataması, Yavuz Sultan Selim döneminde, 1516 yılında Çankırı Medresesi’ne yapılmıştır. Ancak bu göreve pek rızası olmadığı için kısa süre sonra İnegöl’deki İshak Paşa Medresesi’ne tayin edilmiştir. Ardından sırasıyla Mehmed Paşa Medresesi’ne ve daha sonra Sultan payesine getirilmiştir. Beş yılın ardından, 1533’te İstanbul kadısı olarak atanmıştır. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın kazaskerleri görevden alması üzerine Ebussuud Efendi, 1537’de kazaskerlik makamına getirilmiştir. Kara Boğdan, Estergon ve Budin seferlerinde Padişah Kanuni Sultan Süleyman’ın yanında yer almıştır. Sekiz yıl kazaskerlik yapan Ebussuud Efendi, 1545’te şeyhülislamlık makamına getirilmiştir.
Hukuk Çalışmaları
İlmî bilgisi ve düşünceleriyle Ebussuud Efendi’nin Osmanlı toplumuna en büyük katkısı hukuk alanında yaptığı çalışmalardır. Osmanlı toplumunda bir ceza uygulanırken çeşitli mezhepler bahane edilerek hukuk sisteminde açıklar aranabiliyor; bundan dolayı aynı hadiselerde mezhep farklılığı sebebiyle farklı hükümler ortaya çıkabiliyordu. Ebussuud Efendi, hayatının büyük bir kısmında bu açıkları kapatmayı ve bunu Allah’ın hükümlerinden ayrılmadan gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Ebussuud Efendi, mezheplere göre farklı uygulanan hükümleri tek bir çatı altında, Hanefî mezhebi içerisinde toplamıştır. Kadılık makamına atayacağı kadıların hükümlerini ve fetvalarını Hanefî mezhebine göre uygulamalarını şart koşmuş; devlet tarafından kabul edilen sistem de Hanefî hukuku olarak benimsenmiştir. Bazı tarihçiler bu uygulamayı mezhepçilik olarak tanımlasa da, genel olarak İslam dünyasında bir hüküm verileceğinde Ehl-i sünnet cemaati birbirine tâbi olmuştur.
Ebussuud Efendi’nin en önemli katkılarından biri, örfî hukuk ile şer‘î hukuk arasındaki gerilimi çözmesidir. Şer‘î hukuk, fıkıh temelli kurallardan oluşur. Kur’an, sünnet, icma ve kıyas gibi klasik İslam hukukunun temel kaynaklarından çıkarılan hükümleri ifade eder. Örfî hukuk ise kanunnâmeler, padişah emirleri ve benzeri düzenlemelerden oluşur. Bu hukuk, devletin idarî, malî ve askerî ihtiyaçlarına göre şekillenen ve padişahın iradesine dayanan düzenlemeleri kapsamaktadır. Osmanlı Devleti’nde şer‘î ve örfî sistemler, bazı durumlarda birbirleriyle çatışabiliyordu. Örneğin mîrî arazi sistemi bu konulardan biridir. Klasik fıkıhta toprak mülkiyeti şahıslara aittir. Osmanlı’da ise toprakların mülkiyeti devlete aitti. Ebussuud Efendi, fetvalarıyla bu uygulamayı şer‘î açıdan gerekçelendirmiş ve köylünün toprak üzerinde yalnızca tasarruf hakkı olduğunu ifade etmiştir. Bir başka örnek ise avârız ve resimler meselesidir. Osmanlı maliyesinin koyduğu bazı vergilerin klasik İslam hukukunda doğrudan karşılığı yoktu. Ebussuud Efendi, bunların da devletin maslahatını gözetmek amacıyla meşru olduğunu savunmuştur. Prof. Dr. Halil İnalcık, Ebussuud’un bu konudaki fetvalarının önemiyle ilgili olarak, “Ebussuûd’un en büyük başarısı, padişahın iradesini şeriat adına meşrulaştırmak olmuştur.” demiştir.
Şahsiyeti ve Eserleri
Ebussuud Efendi hayatı boyunca birçok eser kaleme almıştır. Ancak bunlar çoğunlukla kitap şeklinde değil, daha çok fetvalar hâlinde yazılı metinlerden oluşmaktadır. Başlıca eserleri arasında İrşâdü’l-Akl es-Selîm ilâ Mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm, Ma‘rûzât, Fetâvâ-yı Ebussuûd Efendi veya Fetâvâ-yı Ebussuûd Şeyhülislâm ve çeşitli risaleleri yer almaktadır. Bu eserlerin içerikleri kısaca şöyledir: İrşâdü’l-Akl es-Selîm ilâ Mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm, Kur’an-ı Kerim’in geniş kapsamlı bir tefsiridir. Uzun yıllar Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak kullanılmıştır. Ma‘rûzât, fetva ve hukukla ilgilidir; İslam hukukunu örfî hukukla uyumlu hâle getirmeye çalışır. Eserin önemi, Osmanlı’da şer‘î hukuk ile örfî hukukun kaynaşmasında en önemli kaynaklardan biri olmasından kaynaklanmaktadır.
Fetâvâ-yı Ebussuûd Efendi veya Fetâvâ-yı Ebussuûd Şeyhülislâm adlı eser, fıkıh ilmi hakkında fetvalar içermektedir. Nikâh, boşanma, miras, ticaret, ibadetler ve toprak hukuku gibi konuları kapsamaktadır. Kanuni’nin kanunnâmeleriyle uyumlu hâle getirilmiş ve Osmanlı hukuk sistemine yön vermiştir. Risaleleri ise üç bölüme ayrılır. Bunlardan Risâle fî Beyâni Hukmi’l-Arâzî, Osmanlı toprak rejimini ele alır. Risâle fî Takfîri’l-Kâzı bi’l-Hakk, dinî bir tartışmaya dair teolojik bir açıklamadır. Diğer kısa risaleler ise çeşitli fıkhî ve kelâmî meseleleri içermektedir.
Ebussuud Efendi kaynaklarda uzun boylu, ince yapılı, uzun sakallı, güleç yüzlü, vakur ve faziletli bir kişi olarak tanıtılır. Etrafındakilere oldukça yumuşak davrandığı hâlde, heybetinden dolayı meclisinde kimsenin kolay kolay konuşamadığı; sözlerinin hürmetle dinlenildiği, müderrisliği sırasında bayram tatilleri dışında derslerini asla ihmal etmediği ve müftülüğü zamanında her gün yüzlerce fetva vermesiyle meşhur olduğu nakledilir. Ebussuud Efendi genel olarak cana yakın bir insandı. Halkla iyi geçinir, halkı sever ve halk tarafından da sevilirdi. Halk, onun fetvalarına kulak verir, onları dinler ve uygulardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda her şehirde namı duyulmuş, herkes tarafından takdir edilmiştir. Günlük hayatta ne kadar sevecen ve cana yakın olsa da, mahkemelerde bir o kadar ciddi olmuş ve insanlarda saygı uyandırmıştır.
Dönemin en büyük lideri Kanuni Sultan Süleyman bile Ebussuud Efendi’ye büyük hürmet göstermiştir. Ebussuud Efendi hastalandığında padişah, Sigetvar seferinde olmasına rağmen onun hâlini ve hatırını öğrenmek için bir mektup kaleme almıştır. Mektuba “Hâlde hâldaşım, sinde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-i Hak’ta yoldaşım Molla Ebüssuûd Efendi Hazretleri” diye başlamış ve “bende-i Hudâ Süleyman Hân-ı bî-riyâ” diye bitirmiştir. Padişahın bu sözleri, Ebussuud Efendi’ye gösterdiği saygıyı, sevgiyi ve itibarı ortaya koymaktadır. Ebussuud Efendi, 23 Ağustos 1574’te, 84 yaşında vefat etmiştir.
Aziz Mahmud Hüdâyî
Aziz Mahmud Hüdâyî, 1541’de Şereflikoçhisar’da dünyaya gelmiştir. Çocukluk yılları Sivrihisar’da geçmiş ve bu yıllarda ilk tahsilini Sivrihisar’da bir medresede yapmaya başlamıştır. Daha sonra İstanbul’a gelerek Küçük Ayasofya Medresesi’nde tahsilini tamamladıktan sonra hocası Nâzırzâde Ramazan Efendi’nin mürîdi olmuştur. 27 Halvetiyye tarikatına mensup Küçük Ayasofya Camii şeyhi Nûreddinzâde Muslihuddin Efendi’nin sohbetlerine devam etmiştir. Hocası Nâzırzâde, Edirne Selimiye Medresesi’ne müderris, Mısır ve Şam’a kadı tayin edildiği yıllarda Hüdâyî’yi yanından ayırmamış; Mısır’a ve Şam’a birlikte gitmişlerdir.
Aziz Mahmud Hüdâyî, hocasına büyük bir saygı ve sevgi duymaktaydı. Hocasının yanında Demirtaşiyye kolundan Kerîmüddin el-Halvetî’den “usûl-i esmâ” tarikat terbiyesi almıştır. 1573 yılında Mısır’dan dönüş sırasında Bursa Ferhâdiye Medresesi’ne müderris ve Câmi-i Atîk Mahkemesi’ne nâib tayin edilmiştir.28 Bursa’ya geldikten üç yıl sonra hocasını kaybetmiştir. Hocasının vefatı Aziz Mahmud Hüdâyî’yi derinden sarsmış; bunun üzerine tüm görevlerinden ayrılarak daha önce vaaz ve sohbetlerine katıldığı Muhyiddin Üftâde’ye intisap etmiştir.29 Hocasının yanında üç yıl gibi kısa bir sürede seyr ü sülûkünü tamamlamıştır. Hocası Muhyiddin Üftâde, onu halka vaaz vermesi için memleketi Sivrihisar’a halife tayin etmiştir. Altı ay sonra şeyhini ziyarete gitmiş; vardığında şeyhinin vefat ettiğini görmüştür. Bunun üzerine Rumeli bölgesine gitmiş, burada bir süre kaldıktan sonra payitaht İstanbul’a gelmiştir.
Burada Küçük Ayasofya Medresesi’nde sekiz yıl şeyhlik makamında bulunmuştur. Bununla birlikte aynı zamanda Fatih Camii’nde vaizlik yapmış, tefsir ve hadis okutmuştur. Daha sonra günümüzde Üsküdar Hüdâyî Dergâhı’nın bulunduğu yeri satın almıştır. İnşaatla daha iyi ilgilenebilmek için ikametini Rum Mehmed Paşa Camii’ne aldırmıştır. 1599 yılında Fatih Camii vaizliğini bırakarak Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde, diğer adıyla İskele Camii’nde, perşembe günleri vaaz vermeye başlamıştır. 1616 yılında Sultan Ahmed Camii’nin açılışında ilk hutbeyi Aziz Mahmud Hüdâyî okumuş ve her ayın ilk pazartesi günü burada vaaz etmeyi kabul etmiştir.
Sosyal Etkileri ve Müritleri
Aziz Mahmud Hüdâyî, dönemine göre oldukça geniş bir kitleye sahipti. Bu kitle içinde halkın her kesiminden insan bulunmaktaydı. Sultandan köleye, köleden vezire kadar her sınıftan insan onun çevresinde yer almıştır. Tahta geçen padişahlar, onun rızasını ve duasını kazanmak için çaba göstermişlerdir. Evliya Çelebi bu konuyla ilgili olarak “yedi padişahın Hüdâyî’nin elini öptüğünü” söylemiştir. Bu padişahlar arasında III. Murad, I. Ahmed ve II. Osman gibi isimler yer almaktadır. Aziz Mahmud Hüdâyî bu padişahlara mektuplar yazmış ve öğütler vermiştir. IV. Murad’a saltanat kılıcını kuşatmıştır. Ferhad Paşa ile Tebriz Seferi’ne katılmıştır.
Devlet adamları ona büyük bir hürmet duymaktaydı. Zaman zaman sultanın özel davetiyle saraya gidiyor ve sohbetler veriyordu. Hüdâyî’nin dergâhı her zümreden insanlarla dolup taşmıştır. Devlet ricâlinden Sadrazam Kayserili Halil Paşa, Dilâver Paşa; ilmiyeden Hoca Sâdeddin Efendi, Sun‘ullah Efendi ve devlette din işleri alanında en büyük yetkiye sahip olan Şeyhülislâm Hocazâde Esad Efendi bile onun tarikatındaydı. Aynı zamanda Okçuzâde Mehmed Şâhî Efendi, Sarı Abdullah Efendi, Nev‘îzâde Atâî, meşhur sûfî Olanlar Şeyhi İbrâhim Efendi ve benzerleri onun dergâhının müntesipleri veya müdavimleri arasında yer almaktaydı. Aziz Mahmud Hüdâyî aynı zamanda rüya tabirleri de yapıyordu. Özellikle Sultan I. Ahmed’in rüyaları için saraya sık sık gitmiştir.
Aziz Mahmud Hüdâyî, ardında birçok ilim insanı ve tasavvuf ehli bırakmıştır. Vefat ettiğinde altmışa yakın halife bıraktığı söylenmektedir. Aziz Mahmud Hüdâyî; halifeleri ve yazdığı otuz kadar eseriyle Anadolu ve Balkanlar’daki dinî-tasavvufî hayat üzerinde derin tesirler icra etmiş ve bu şekilde şöhreti günümüze kadar ulaşmıştır. Tekkesi, İstanbul’un en önemli tasavvuf ve kültür merkezlerinden biri olarak hizmet görmüş; bu dergâhtan pek çok ilim ve fikir adamı, şeyh ve mûsikişinas yetişmiştir. Aziz Mahmud Hüdâyî, 1628 yılında Üsküdar’da vefat etmiştir.
Eserleri
Arapça ve Türkçe otuz kadar eseri bulunan Aziz Mahmud Hüdâyî, devrinin anlayışına uyarak eserlerinin çoğunu Arapça yazmıştır. Başlıca Arapça eserleri şunlardır:
- Nefâʾisü’l-mecâlis: Tasavvufî bir tefsirdir. Ancak Kur’an âyetlerinin tamamı değil, seçilen bazı âyetler açıklanmıştır. Yazmalarının bir kısmı iki, diğerleri üç cilt hâlindedir. En düzgün ve en eski nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir.
- Câmiʿu’l-feżâʾil ve ḳāmiʿu’r-reẕâʾil: İlmî, amelî ve ahlâkî faziletleri anlatan bu eser, Hüdâyî’nin en meşhur ve en yaygın eserlerinden biridir. En eski nüshası Köprülü Kütüphanesi’ndedir. Eser, H. Kâmil Yılmaz tarafından İlim, Amel ve Seyr ü Sülûk adıyla Türkçeye çevrilmiştir.
- Miftâḥu’ṣ-ṣalât ve mirḳātü’n-necât: Namazın fazilet ve hikmetlerini anlatan bu risâlede Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Şehâbeddin Sühreverdî gibi büyük mutasavvıfların fikirlerine de yer verilmiştir. 1010/1601 tarihli en eski yazma nüshası Murad Molla Kütüphanesi’ndedir. Bu risâle de H. Kâmil Yılmaz tarafından tercüme edilerek İlim, Amel ve Seyr ü Sülûk adlı eserin sonunda yayımlanmıştır.
- Ḫulâṣatü’l-aḫbâr fî aḥvâli’n-nebiyyi’l-muḫtâr: Hüdâyî’nin hilkat, varlık ve hakîkat-i Muhammediyye gibi tasavvufî konuları işlediği yaklaşık altmış varaklık bir eseridir. En eski yazma nüshası 1037/1627 tarihli olup Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’ndedir.
- Ḥabbetü’l-maḥabbe: Allah, Peygamber ve Ehl-i beyt sevgisini anlatan küçük bir risâledir. Ahmed Remzi Akyürek tarafından Mahbûbü’l-ahibbe adıyla tercüme edilen bu risâle, Rasim Deniz tarafından yeni harflerle yayımlanmıştır.
- Keşfü’l-ḳınâʿ ʿan vechi’s-semâʿ: Semâın meşruiyetini müdafaa etmek için yazılmış olan bu risâlenin 1016/1607 tarihli nüshası Köprülü Kütüphanesi’ndedir. Eser, H. Kâmil Yılmaz tarafından tercüme edilerek yayımlanmıştır.
Bunlardan başka Ḥayâtü’l-ervâḥ ve necâtü’l-eşbâh, el-Fetḥu’l-ilâhî, Tecelliyât, eṭ-Ṭarîḳatü’l-Muḥammediyye, Fetḥu’l-bâb ve refʿu’l-ḥicâb ve el-Mecâlisü’l-vaʿẓıyye adlı Arapça eserleri de vardır. Şeyhi Üftâde’nin sohbetlerinde tuttuğu notlardan meydana gelen Vâḳıʿât adlı eser de genellikle Hüdâyî’ye nispet edilmiştir. Yazmaları genellikle üç cilt hâlinde tertip edilmiş olan eserin, üzerinde Hüdâyî’nin hattı olduğuna dair bir kayıt bulunan nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’ndedir.
Belli başlı Türkçe eserleri de şunlardır:
- Divan: Dîvân-ı İlâhiyyât olarak da bilinen eserde Hüdâyî’nin 255 kadar ilâhisinden başka rubâî ve kıtalar da vardır. Divan, Kemaleddin Şenocak ve Ziver Tezeren tarafından ayrı ayrı yayımlanmıştır.
- Necâtü’l-garîk fi’l-cemʿ ve’t-tefrîk: Tasavvuf terimlerinden olan cemʿ ve farkın manzum olarak anlatıldığı bir risâledir.
- Tarîkatnâme: Celvetiyye tarikatı âdâbını anlatan bir risâledir. Bu üç eser, Nûri adlı bir kişi tarafından Külliyyât-ı Hazret-i Hüdâyî adıyla yayımlanmıştır. Bu neşrin sonunda Hüdâyî’nin kısa bir hâl tercümesiyle tarikat silsilesine de yer verilmiştir. Aynı eserleri, Hüdâyî Âsitânesi’nin son postnişinlerinden Mehmed Gülşen Efendi, başına daha geniş bir hâl tercümesi ve Hüdâyî’nin Arapça eṭ-Ṭarîḳatü’l-Muḥammediyye adlı eserini de ilâve ederek yeniden neşretmiştir.
- Mektûbât: Hüdâyî’nin III. Murad’a, diğer padişahlara ve bazı devlet erkânına gönderdiği mektuplardır. Çoğu III. Murad’a yazılan 152’si Türkçe, yirmi iki kadarı da Arapça mektuptan oluşan bir nüsha Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir.
- Nesâih ve Mevâiz: Hüdâyî’nin vaaz ve nasihatlerini ihtiva eden bu eser, 237 varak olup kırk üç bölümden oluşur. Bilinen tek yazma nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’ndedir.
- Miʿrâciyye: Mi‘rac hadisesini âyet ve hadislerin ışığı altında anlatan bir risâledir. Bir nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’ndedir.
Kadızâdeliler
IV. Murad, Sultan İbrâhim ve IV. Mehmed devirlerinde ortaya çıkmış olan Kadızâdeliler hareketi, adını IV. Murad döneminin vaizlerinden Kadızâde Mehmed Efendi’den (ö. 1045/1635) almıştır. Mehmed Efendi ile dönemin tanınmış Halvetî şeyhlerinden Abdülmecid Sivâsî arasında önce fikrî seviyede başlayan tartışmalar, sosyal ve dinî hayatın yanında devletin ana kurumlarını da etkisi altına alacak gelişmelere zemin hazırlamıştır. Kadızâde Mehmed Efendi (1582-1635), Bursa ve İstanbul’da eğitim görmüş, vaaz ve hutbeleriyle şöhret kazanmıştır. Onun önderliğinde şekillenen Kadızâdeliler, Osmanlı toplumunda dinî hayatın saflaştırılması gerektiğini savunmuşlardır. Görüşleri büyük ölçüde İbn Teymiyye ve onun düşünce geleneğinden etkilenmiştir. Hareketin en belirgin özelliklerinden biri, dinî hayatı Kur’an ve sünnet ekseninde yorumlama çabasıdır.
Kadızâdeliler hareketi, adını kurucusu olan Kadızâde Mehmed Efendi’den almaktadır. Tarihte Kadızâdeliler hareketi gibi gruplar, genellikle bir sıkıntı veya yokluk ortamında ortaya çıkmış ve bu problemlere çözüm oluşturma iddiasıyla varlık göstermişlerdir. XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin etnik yapısı ve sürekli olarak İran ve Avrupa ile savaş hâlinde bulunması sebebiyle bazı ekonomik sıkıntılar baş göstermeye başlamıştır. Bu ekonomik sıkıntılar nedeniyle devlet yüksek vergiler almaya başlamıştır. Vergiler altında ezilen halkın içinden bazı çözüm arayışları ortaya çıkmış, Kadızâdeliler hareketi de bu ortamda varlık kazanmıştır. Kadızâdeliler hareketi, toplum içinde bir çözüm arayışının temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır. Sarayda yapılan münazaralarda kendi fikirlerini tanıtmış ve görüşlerini devlet çevrelerine ulaştırmıştır.
Kadızâde Mehmed Efendi Kimdir? Mehmed Efendi, 1582 yılında Balıkesir’de doğmuştur. Mehmed Efendi’nin Kadızâde şeklinde anılmasının sebebi, Bursa kadısı olan babası Kadı Abdülhalim Efendi’dir. Gençliğinde Balıkesir’de bir süre Birgivî’nin talebelerinden ders almış, ardından İstanbul’a gelerek tahsilini burada tamamlamıştır. Kısa bir süre sonra İstanbul’da Tercüman Tekkesi şeyhi ve Halvetî tarikatına mensup olan Ömer Efendi’ye intisap etmiştir. Fakat tasavvufun mizacına ve fikirlerine uymadığı gerekçesiyle bu yolu bırakarak önce Fatih Camii’nde, daha sonra 1041’de/1631-32’de tayin edildiği Ayasofya Camii’nde ders ve vaaz vermeye başlamış; şöhreti kısa sürede yayılmıştır. Kâtib Çelebi, 1038’de/1628-29’da Kadızâde’nin Fatih Camii’ndeki vaazlarını dinlediğini belirtir. Kadızâde Mehmed Efendi ile Abdülmecid Sivâsî arasında cereyan eden tartışmaların konuları, Kadızâdeliler hareketinin odak noktasını teşkil etmektedir.
Görüşleri
Kadızâdeliler hareketi, Kur’an-ı Kerim, hadisler ve sahabelerin davranışları dışında kalan birçok uygulamayı bidat olarak değerlendirmiştir. Amaçları, Hz. Peygamber dönemini ve Asr-ı Saadet anlayışını yaşatmak olmuştur. Kadızâdeliler hareketi, Hz. Peygamber’den sonraki birçok uygulamayı bidat saymış ve bu uygulamalara karşı çıkmıştır. Mevlit, kandil ve türbe ziyareti gibi uygulamaları şirk kapsamında değerlendirmişlerdir. Bu hareket, tasavvuf ve tarikatların kul ile Allah arasına aracı koyduğunu savunmuş; zikir, musiki ve tekkelerin haram olduğunu belirtmiş ve tarih boyunca bunlara muhalefet ederek bazı çevreleri tekfir etmiştir.
Kadızâdeliler, halka birçok konuda müdahale etmiş ve vaazlar vermişlerdir. Bu hareket, tütün, kahve ve kahvehanelerin haram olduğunu ileri sürmüştür. Bu ürünlerin zararlı, bağımlılık yapıcı ve vakit kaybına sebep olduğunu söyleyerek haram olduklarını savunmuşlardır. Bu konuda dönemin hükümdarı Sultan IV. Murad’dan destek almışlardır. Kadızâdeliler kendilerini ıslah edici ve kurtarıcı bir düşünce topluluğu olarak tanımlamışlardır. Ancak halka yaklaşımları, üslupları ve uygulamaları oldukça sertti. Bundan dolayı zaman zaman halkla ve tarikat çevreleriyle karşı karşıya gelmişlerdir.41
Sonuç
Bu makalede Osmanlı ulemasının homojen bir sınıf olmaktan ziyade, kendi içinde birbirinden ne kadar farklı unsurları barındırdığı ortaya konulmuştur. Bu farklılık dört ayrı şahıs ve hareket üzerinden ele alınmıştır. Söz konusu şahıslar ve gruplar şu şekildedir:
• Devlet karşıtı isyancı ulema: Şeyh Bedreddin üzerinden ele alınmıştır.
• Devlet uleması: Ebussuud Efendi üzerinden ele alınmıştır.
• Tasavvuf uleması: Aziz Mahmud Hüdâyî üzerinden ele alınmıştır.
• Zahirî-selefî radikal ulema: Kadızâdeliler üzerinden ele alınmıştır.
Bibliyografya
Şeyh Bedreddin- Şeyh Bedreddin [Simâvî], Vâridât (trc. Cemil Yener), İstanbul 1970, s. 73, 76.Halîl b. İsmâil b. Şeyh Bedreddin, Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Manâkıbı (nşr.
Abdülbâki Gölpınarlı – İsmet Sungurbey), İstanbul 1967.Âşıkpaşazâde, Târih, s. 83, 84, 91-
93.Anonim Tevârîh-i Âl-i Osman (nşr. F. Giese, haz. Nihat Azamat), İstanbul 1992, s. 5759.Taşköprizâde, Miftâḥu’s-saʿâde, II, 287-289.a.mlf., eş-Şeḳāʾiḳ, s. 49-52.Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 71.Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1173, 1551, 1676.Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 132.Harîrîzâde, Tibyân, I, vr. 109b.Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, İstanbul 1331, II, 11581160.M. Şerefeddin [Yaltkaya], Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul 1340/1924, s.
72, 75.a.mlf., “Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin’e Dair Bir Kitap”, TM, III (1935), s. 233256.a.mlf., “Bedreddin Simâvî”, İA, II, 444-446.Osmanlı Müellifleri, I, 39.Hüseyin Vassâf, Sefîne, III, 73-80.Brockelmann, GAL, II, 291; Suppl., II, 315.Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 410.Danişmend, Kronoloji, I, 161-162, 179-180.Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I, 360 vd.Bezmi Nusret Kaygusuz, Şeyh Bedreddin Simavenî, İzmir 1957.Z. Fahri Fındıkoğlu, İktisat Sosyolojisi Bakımından Sosyalizm, İstanbul 1965, s. 60 vd.
Abdülbâki Gölpınarlı, Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul 1966, s. 40-41A.
Cerrahoğlu, Şeyh Bedreddin ve Türkiye’de Sosyalizm Hareketleri, İstanbul 1966.Nedim Filipoviç, Princ Musa i Šejh Bedreddin, Sarajevo 1971.Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, İstanbul 1973, I, 343.Bilal Dindar, Şayh Badr al-Dīn Mahmūd et ses Wāridāt (doktora tezi, 1975 Paris).Necdet Kurdakul, Bütün Yönleriyle Şeyh Bedreddin, İstanbul 1978, s. 36-39, 44, 47-74.Cahit Öztelli, “Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ile İlgili Yazılara Dair”, Papirüs, sy. 37, İstanbul 1969.Orhan Şaik Gökyay, “Şeyh Bedreddin’in Babası Kadı mı?”, TT, sy. 2 (1984), s. 16-18.H. J. Kissling, “Badr al-Dīn Ibn Ḳāḍı Samāwnā”, EI2 (Fr.), I, 893-894.
Ebussuud Efendi- Ebüssuûd Efendi, Risâle fî vaḳfi’n-nuḳūd, Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 126/3, vr. 201b-214a.a.mlf., Öşür Hakkında Risâle, Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 1036, vr. 33b-37a.a.mlf., İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm ilâ mezâya’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, Kahire, ts. (Dârü’lmushaf – Mektebetü ve matbaatü Abdurrahman Muhammed), I, 4.a.mlf., İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm (nşr. Mehmet Taha Boyalık v.dğr.), İstanbul 1442/2021, IX (İnceleme ve Dizin) içinde, Mehmet Taha Boyalık, “Ebussuûd Efendi ve İrşâdü’l-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm’i”, s. 61-104.Ebüssuûd Efendi’nin Fetvası ve Çivizâde’nin Reddiyesi, Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 1177, vr. 158a-161b.Mâverdî, el-Aḥkâmü’ssulṭâniyye, s. 131 vd.İbn Hallikân, Vefeyât, II, 119-124.Birgivî, es-Seyfü’ṣ-ṣârim fî ʿademi cevâzi vaḳfi’l-menḳūl ve’d-derâhim, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1581, vr. 218b249b.Abdülkādir el-Ayderûsî, en-Nûrü’s-sâfir, s. 215 vd.Hısım Ali Çelebi, el-ʿİḳdü’l-manẓûm fî ẕikri efâḍıli’r-Rûm (Taşköprizâde, eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye içinde), Beyrut 1395/1975, s. 440 vd.Taşköprizâde, eş-Şeḳāʾiḳ, Beyrut 1975, s. 206-207.Mecdî, Şekāik Tercümesi, I, 349351.Ahdî, Gülşen-i Şuarâ, İÜ Ktp., TY, nr. 2604, vr. 19a.Selânikî, Târih (İpşirli), I, tür.yer.Atâî, Zeyl-i Şekāik, s. 63, 70-78, 83, 88, 97-98, 170-172, 178, 183-188, 259, 275, 560.Peçuylu İbrâhim, Târih, I, 55 vd.Âlî, Künhü’l-ahbâr, İÜ Ktp., nr. 5959, vr. 166b vd.Keşfü’ẓ-ẓunûn, I,
509, 526; II, 898, 1347, 1480, 1826, 1919, 2036, 2040.Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 401402.Hezârfen, Telhîsü’l-beyân, vr. 142a.Devhatü’l-meşâyih, s. 23-24.Leknevî, el-Fevâʾidü’lbehiyye, s. 81, 205.Hediyyetü’l-ʿârifîn, II, 247.Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, XXVIII, 21.Sicill-i Osmânî, I, 169-170.lmiyye Salnâmesi, s. 376-386.Vâmık Şükrü, Târîh-i Evkāf-ı Ümem, İÜ
Hukuk Fakültesi Ktp., IV, 139, 178, 212, 229, 299, 314, 331, 356, 392, 393, 395, 397, 398,
403, 415, 416, 417, 422, 437, 489, 720; VI, 127, 516, 640, 658, 676, 741; VII, 382.Mecmûa-i Âsâr, İstanbul 1914, I, 401-402.Tomar-Melâmîlik, s. 54 vd.Cevdet Bey, Tefsir Tarihi, İstanbul 1927, s. 140 vd.Ergun, Türk Şairleri, III, 1198,
Aziz Mahmud Hüdayi- Aziz Mahmud Hüdâyî, Mektûbât, Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2572.a.mlf., Vâḳıʿât, Hacı Selim Ağa Ktp., Hüdâî Efendi, nr. 250.a.mlf., Tecelliyât, Hacı Selim Ağa Ktp., Hüdâî Efendi, nr. 593/3.Külliyyât-ı Hazret-i Hüdâyî (nşr. Mehmed Gülşen), İstanbul 1338.Atâî, Zeyl-i Şekāik, s. 760-762.Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 4536, vr. 187a.Kâtib Çelebi, Fezleke, II, 113.Sarı Abdullah Efendi,
Semerâtü’l-fuâd, İstanbul 1288, s. 145.Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 479.Muhibbî, Ḫulâṣatü’l-es̱er, IV, 327-329.İsmâil Hakkı Bursevî, Silsile-i Tarîk-i Celvetî, İstanbul 1291, tür.yer.a.mlf., Ferahu’r-rûh, Bulak 1252, II, 65.Harîrîzâde, Tibyân, I, vr. 227a-245b.Hüseyin Vassâf, Sefîne, II, vr. 372a-382a.H. Kâmil Yılmaz, Azîz Mahmûd Hüdâyî ve Celvetiyye Tarîkatı, İstanbul 1982.Ziver Tezeren, Seyyid Aziz Mahmûd Hüdâyî, İstanbul 1984.
Kadızadeliler- Peçuylu İbrâhim, Târih, I, 363-365, 467; II, 357-358.Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, Ravzatü’l-ebrâr, Bulak 1248, s. 501, 598, 607.Solakzâde, Târih, s. 752-754.Kâtib Çelebi, Fezleke, II, 154-155, 197, 383.a.mlf., Mîzânü’l-hak fî ihtiyâri’l-ehak (s.nşr. Orhan Şaik Gökyay), İstanbul 1980.Abdurrahman Abdi Paşa, Vekāyi‘nâme-i Sultân Mehmed Râbi‘,
Süleymaniye Ktp., Hafîd Efendi, nr. 250, vr. 22b, 49a, 107b, 125a, 129a, 152b.Mehmed Nazmi Efendi, Hediyyetü’l-ihvân, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 2413, vr. 87a88a.Naîmâ, Târih, III, 163-164; V, 264-270; VI, 218-225, 226-230.Râşid, Târih, I, 134, 139,
48P. Rycaut, The History of the Present State of the Ottoman Empire, London 1682, s. 242243.Barkan, Kanunlar, s. 351-352.Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, III/1, s. 343-366.Necati Öztürk, Islamic Orthodoxy Among the Ottomans in the Seventeenth Century with Special Reference to the Qadi-Zade Movement (doktora tezi, 1981), Edinburgh University.M. C. Zilfi, The Politics of Piety: The Ottoman Ulema in the Post-Classical Age (1600-1800), Minneapolis 1988.a.mlf., “The Kadızadelis: Discordant Revivalism in Seventeenth-Century Istanbul”,
JNES, XLV/4 (1986), s. 251-269.Semiramis Çavuşoğlu, The Kadızadeli Movement
- Gelibolulu Mustafa Âlî, Kitâbü’t-Târih-i Künhü’l Ahbâr, Kayseri Raşid Efendi Ktp., nr 920, v 50b; Taşköprülüzâde, eş-Şakâiku‘n-Nu‘maniyye(Mecdî Tercümesi), Dersaâdet Çağrı Yayınları, İstanbul 1989, c. I,s.71; Taşköprülüzâde, Mevzû‘âtu‘l-Ulûm, terc. Kemâleddin Mahmud Efendi, İkdam Matbaası, İstanbul 1313, c. I, s. 748; el-Leknevî, el-Fevâidü’l-Behiyye fî Terâcimi’l-Hanefiyye, Kahire 1324, s. 127; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm: Kâmûs-ı Terâcîm, 1969, c. VIII, s.40. ↑